5 Temmuz 2015 Pazar

"İlk şairim babamdı."

ŞİRİN PARKAN ile söyleşi 

Şirin Parkan iyi bir şair.
Aramıza olmuş bitmiş olarak gelenlerden hani... Onu bir gün okursanız şunu dersiniz: "Neden daha önce tanımadım bu şairin şiirini?" Ya da "ya kendisinin farkında değildi ya da başkaları farkında değildi..." Ben Şirin'in şiirlerini ilk okuduğumda aslında çok da sevdiğim fragmanlı uzun bir şiirle karşılaştım. Böyle şiirlerde kontrol daha çok Zaman'da olur. Onu ne kadar zamanda yazdığınız değil onu yazmak için ne kadar zaman boyunca içinizin dolduğudur. Belki ilham böyle de açıklanabilir; uzun dolumlar... Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı adını verdiği bu uzun şiirin numaralandırılmış fragmanlarını birbiri ardına okurken ne zamandır terk edilmiş olan şiir okuyuculuğumu yeniden kazanmış olduğumu hissettim. Şiirsel kanallarım yeniden açıldı, günışığı dahil birçok türde ışık yeniden doldu. Bu açıdan uzun zaman sonra ilk kez bir şairi merak ve takip etmeye başladım, ki zamanında böyle bir şair olmaya değer bir hayatın peşindeydi bu satırların yazarı da... Uzun sözün kısası bütün yıldızları tanıyamayız göremeyiz. Tek gördüğümüz bütün yıldızların gökyüzünde yarattığı ışıltı kümesinin bizde yarattığı hoşluk melodisi ve mutluluk ritmidir. Ve şair bir yıldızsa şiirleri tek maddesi onun ışığı ve sıcaklığı olan yansımalardır. O yıldızı yüzümüzde hissettiğimizde ona sorarız... Şirin, bu hissin gölgeleri altında ikinci şiir kitabı Üzerime Gölgen Düşmüştü, Sen Güneştin ona bazı sorular sormamıza yol açan ışığın şiirlerini yazdı.

Bana en sevdiğin şiirini okur musun?
Tabii ki okurum. 


Gülmek ağlamak unutmak sevmek gitmek ölmek varken neden şiir yazıyoruz?
Seçtiğin kelimeler, tesadüf mu bilmiyorum, benim cevabıma ne kadar da denk düşüyor.  Evet, aynı gülmek,  ağlamak, ölmek , sevmek, unutmak ve gitmek gibi şiir de bir mecburiyet. Sözün bittiği,  kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeki çaba,  yine de söylemek,  nasıl söyleyeceğini bulmaya çalışmak,  deneysel bir süreç benim için.  Bir tür doğum,  hem doğurduğun hem yeniden doğduğun.  Yeniden ölmek için.  Yeniden sevmek, unutmak ve gidebilmek için.  Bir tür güç toplayış, uyuyup uyanma, ölüp dirilme.

Kutsal kitaplara kadar şairleri bilmiyorduk genellikle. Neden bu tanrıları tanrılığı kıskanmak? Şair, şiirinin neresinde neyi ve kimi sence?
Sanatçı yaratıcı olan kişidir. Sadece bu sıfat bile tanrı ile uğraşmak için bir neden. Sonra isyankardır,  olduğu,  öğretildiği gibi kabul etmeyen, hep sorgulayandır.  Ölümsüzlüğü  arayandır.  Ölümlülüğü kabul edemeyendir.
Şair bence eyer vurulamayan  at, tasma takılamayan  kedidir.  Sadakatsiz sevgili, sağı solu belli olmayan aşıktır.  Yeri geldiğinde ahlaksız yeri geldiğinde nefret doludur. Bütün uç duyguları içinde barındırandır şair.  Ya da benim şairim.

Tıp tiyatro edebiyat şiir... Sen nerdesin? İlk hangisi geliyor?
Ilk şiir geliyor. Önce şiir vardı zaten. Tiyatro ve tıp da çok şiirsel eylemler olarak hep hayatımda  var oldular. Tıbbi ben bir bilim dalından çok hep bir sanat olarak gördüm.  O yanını sevdim. İnsani tanımayı,  gerçek anlamda dinlemeyi, ona dokunabilmeyi,  yardım edebilmeyi,  oradaki o kutsal mahremi,  yakınlığı,  sırdaşlığı, tıbbın doğasında olan olması gereken karşılıklı saygıyı sevdim. Tıp benden çok şey aldı,  zaman, bir ömür boyu aidiyet zorunluluğu hissetmek  gibi, ama kabul ediyorum ki bana çok şey de verdi. Tıpla  hep bir aşk nefret ilişkim oldu. Hem hep ondan kurtulmak istedim hem onsuz yapamadım. Tiyatro ile daha stabil bir ilişkimiz var. O benim hasret kaldığım, zaman zaman temas edebildiğim uzaktaki sevgilim. Tiyatroyla ilişkim aslında yıllar içerisinde biraz değişti.  Üniversitedeyken birkaç kafası fazla çalışan, enerjisi bol gelen ve birlikte çok eğlendiğim arkadaşımla yaptığım çok keyifli bir "şiirsel maceraydı " benim için.  Fakat yıllar,  yaşam koşulları bazı şeyleri güçleştirdikçe biraz daha bireysel bir çalışmaya dönüştü.  Bu arada oyunculuğun, tiyatrodan bağımsız, sadece oyunculuk olarak, insanı çok geliştiren ve olağanüstü keyifli bir deneyim olduğunu keşfettim.  Artık daha bağımsız fırsatlar da kolluyorum oyuncu olarak. Ama şiir hepsinin içinde olduğu evren benim için. Hep vardı ve hep olacak.

İlk şiirini hatırlıyor musun ve ilk şairini?
İlk şiirimi çok iyi hatırlıyorum. İçinde bol bol "sus sus sus" geçen bir şiirdi.  Sekiz yaşındaydım yazdığımda.  Demek ki okuma yazmayı öğrenir öğrenmez başlamışım bu işe.  Nasıl birilerine gösterdim hatırlamıyorum,  çünkü aşırı çekingen, ürkek bir çocuktum. Ama babam çok beğenmişti -ki kendisi kolay kolay bir şeyi beğenmezdi- ve onun yine düşüncelerine çok değer verdiğim çok yakın bir arkadaşı bizdeydi.  İkisinin çok heyecanlandıklarını, mutlu olduklarını hatırlıyorum. İlk şairim babamdı.  Babam kendisi de yazan, edebiyatla çok ilgilenen ve hatta hayatını yazarak kazanan bir insandı. Çok sade ama şiirsel bir dili, derin bir anlatımı vardı. Onun sözel ifadeleri beni etkilerdi.

Şiirin sonu olacak mı olacaksa nereden olacak yerden mi gökten mi?

Eğer şiirin sonu gelirse bir gün,  dünya çok kötü bir durumda demektir diye düşünüyorum.  Şiirden uzaklaştığımız günler yaşıyoruz bugünlerde ve bu aslında bazı olumsuz değişikliklerin sonucu. Umarım yaşamlarımızın özünü, yani şiirini yeniden keşfederiz.



Halil Gökhan

10 Haziran 2014 Salı

GAZETE 001 çıktı!

KAFEKÜLTÜR YAYINCILIK kitap satış bülteni GAZETE çıktı... 
Bütün okur, kitabevi ve dağıtımcılar için ücretsiz...



Basılı olarak edinmek için lütfen kafekitap.com a üye olun...

29 Nisan 2014 Salı

Cecile. YANMIŞ BİR DÜNYANIN SON ÇOCUK YÜZÜ

Kim bu Cecile?
O Varşova gettolarının kül rengi çaresizliği... Yıkılmış Berlin sokakları... Yanmış bir dünyanın son çocuk yüzü.
Cecile, yazar Raşel Rakella Asal'ın, araştırmaları yıllar süren roman çalışmasının kahramanı değil sadece. Küçük bir kız çocuğu ile yetişkin bir kadın bedeninde gidip gelen ve bir türlü dinmeyen Holokost dehşeti. Bir ekmek karnesi gibi zorbalıkla ellerimizden alınan yitirilmiş özgürlüklerimiz.
Cecile ölebilirdi, belki öldü de; tıpkı II. Dünya Savaşı'nda öldürülen milyonlarca masum Yahudi gibi.
Cecile, açlık ya da Ziklon B gazı gibi havada tüten ve insanlığın topluca yakıldığı krematoryumlardan yükselen geleceğe dair umut bulutlarımız.
Cecile maviliğimiz olabilirdi. Sığınaklarda hayatta kalan direnişçi Yahudilerin tünel duvarları arasında yayına hazırladıkları, ederi bir sigara olan gazeteler ve o mavilikte yüzen kuşlar biz olabilirdik.
Cecile, iyiliği hâlâ yeniden bulma şansımız... Masumiyetimiz.

"Günümüzde Polonya'da hayatta olan Yahudilerin sayısı dört binden azdır. (...) Katledilen 6 milyondan fazla Yahudi'nin anısına..."

    Schindler'in Listesi filmi, 1993,
Yönetmen: Steven Spielberg

http://www.kafekitap.com/urun/882/cecile





Cecile İLK BÖLÜM





CECILE



I


Yaşamla aramda ince bir cam var.
 Açıkça görmeme ve anlamama rağmen,
Dokunamıyorum yaşama
Fernando Pessoa


12 Haziran 1986


Varşova'da iki gün geçti bile. Ne kadar yadırgatıcı, bildik, tanıdık ve yabancı, yakın ve o kadar uzak!

Saksonya Bahçeleri, Krakow Bulvarı, Yeni Dünya Sokağı, Küdüs Caddesi, Meçhul Asker Anıtı… Ilık, güneşli bir gökyüzünün altında gezinen Polonyalılar, otobüs duraklarında bekleyen memurlar, çocuklarını yönlendiren anneler… Sadece Lehçe konuşulan bir ülke. Çocukluğum, genç kızlığım ve yitirdiğim düşler ülkesindeyim yine. Kentin görüntüsünü, evlerini ve havasını içime çekiyorum. Anılarımla kuşatıldım. Tüm benliğimle öylesine yakınım  ki Varşova'ya. Kirpiklerimin gerisinde gözyaşlarım, boğum boğum düğümlenen boğazım. Ama burada, Saksonya Bahçeleri’nin girişinde, gözyaşlarım değişik akıyor. Bunlar çocukluğumun ırmağı…

Yakıcı olmayan, ısıtıcı, davetkâr haziran güneşinin altında her şey sanki eskiden olduğu gibi. Büyüdüğüm bu iklim benim bir parçam. Ansızın beni esir alan, en olağanüstü ve en gerçek olan o duygu. Savaştan önceki... Almanların gelişinden önceki. Tarih hoyratça yılları silmişçesine, bir sonsuz zaman. Ben buradayım. Ben hep buradayım. Ben burada doğdum. Babam burada doğdu, dedem ve onun dedesi... Ne çok şey öğrendim onlardan. Yürümeyi, konuşmayı, anlamayı ve hissetmeyi... Babam ve onun dedeleri, annem ve onun annesi gibi neden ben de burada yaşamadım?

Evet, işte tam burası. Evet, burası böyleydi. İşte tam da böyleydi. Ve tam burası. 45 yıl öncesi gibi. Bir yabancı gibi dolaştığım sokaklar sönük bir ezgi şimdi. İçimi titreten hüzünlü bir kavuşma türküsü esiyor benimle, her adımımda. Burası Saksonya Bahçeleri. Burada, ellerimden tutup oynadılar benimle. Öğrettiler ve gösterdiler bana çocuk oyunlarını, köşe kapmacaları, sek sek atlamaları. Buradan, evet bu bahçeden ansızın patlayan fırtınadan kaçışımızı, aynı sokakları geçerek bir an önce eve sığınmaya çalışmamızı anımsıyorum. Bu duvarlar benim çocukluğumun duvarları. Bu gerçek. Bir kez daha aynı kaldırımları, aynı binaları, aynı yolları kat ediyorum. Çok uzun zaman geçti ama hâlâ net olarak hatırlıyorum, sanki beynime işlenmiş gibi.

Ne zamandı bütün bunlar? Varşova sokaklarında, anne ve babamın arasında, onların ellerinden tutarak yürüdüğüm yıllar. Parka birlikte giderdik. Annemle babam uyumlu yürürler, adımları sokakta yankılanırdı. Annemin elini sıkı sıkı tutardım, sanki benim yaşıtımmış gibi ve önümüzde bütün bir ömür varmış gibi.

Yapayalnızım. Onlar artık ne bu evlerde yaşıyorlar ne de bu sokaklardan geçiyorlar, ama onların sesleri her yerde. O sesler ki, o adımlar ki, o gülüşler ki, o uyarılar ki sessizliğe gömüldü. Çocukluğun tüm küçük zorunlulukları, en az iki saat sürecek öğle uykuları, bellenecek kısa şiirler ve yaşam bilgisi ev ödevleri. Annemin mutfakta çay hazırlaması. Çay masasının başına yerleşmem. Akşamları bir fincan şekerli sütümü içip, göz kapaklarımın uykuyla ağırlaşmasını beklerken büyüklerin konuşmalarını dinlemem. Annemim sesi öyle tatlı, öyle cana yakındı ki. Bu ses, yüreğime neler neler söylerdi? Uyumamak için gözlerimi kırpıştırır, yerimden kalkar, etrafta gezinir, kendi çevremde döner, bir iki öğrendiğim bale pozisyonunu uygulamaya çalışsam da boşuna... Gider, bir koltuğa, ayaklarımı toplayarak rahatça yerleşirdim.

Annem: “Gene uyuyup kalacaksın, gidip yatsan daha iyi edersin,” derdi. “Uykum yok anneciğim,” diye yanıtlar, belirsiz, ama tatlı düşlere dalardım. Dinlendirici çocukluk uykusu göz kapaklarımı indirirdi, ben bir dakika sonra kendimden geçer, uyandırılıncaya kadar öylece kalırdım. Uykudayken ince bir elin beni yokladığını duyumsardım. Daha ilk dokunuşta onu tanırdım. O, pek narin eliyle saçlarımı okşar ve kulağıma fısıldardı:  “Haydi kalk meleğim, yatma zamanı geldi. Canım, yaşamım, hadi artık uyu!”
Bana olan sevecenliğini ve sevgisini açığa vurmaktan çekinmezdi. Ben kımıldamazdım. “Kalk artık meleğim,” der, parmaklarını bedenimde çabuk çabuk oynatarak beni gıdıklardı. Gıdıklanma ve uyanmanın etkisiyle gerginleşen sinirlerim, yanı başımda oturup beni okşayan annemin sesi, kokusu ve gülümseyişi…

Annemin gülümsemesi, eski bir şarkıyı anımsamam gibi şu an... Eski şarkılar, özlem gibi, yavaş yavaş damıtıyorlar ezgilerini usuma. Zaten güzel olan annemin yüzü, gülümseyince, bir kat daha güzelleşir, çevreye neşe saçardı. Yüz güzelliği denen şey, bence tatlı bir gülümsemede toplanır.
İnsan sevdiği kişiyi düşlerinde canlandırmaya çalışınca, geçmişten o kadar çok “an”ı topluyor ki! Onları buğulu mercek ardından görmüşçesine silik ve bulanık hatırlamamız, onların hayal gözyaşlarımız oluşundandır. Ne zaman annemi, anılarımla, çocukluğumla anımsamak istesem, bana karşı her zaman şefkatli ve sevgi dolu gözleri, işlenmiş beyaz yakalı elbisesi ve hep beni okşayan, ince, zarif elleri usumda canlanır.
 
      Ağabeyimin doğum gününün yaklaştığını ve bizim ailece ona hepimizin ayrı ayrı birer armağan hazırlamamız gerektiğini annem haber verdiği zaman, ona bir şiir yazmak aklıma esmişti. Gerisini tamamlayacağımı umarak, hemen uyaklı iki dize tasarlamıştım. Bir çocuk için şaşırtıcı olan bu düşüncenin aklıma nereden estiğini hiç anımsayamıyorum, ama o zaman pek hoşuma gitmişti. Ağabeyime kesinlikle bir armağan sunacağımı, ama bunun ne olduğunu kimseye söyleyemeyeceğimi, soranlara anlatıyordum. Diğer dizeleri de yazdıktan sonra, yatak odama çekilip, şiirin tümünü yüksek sesle, el kol devinimleriyle ve tüm duyarlılığımı da katarak okuyordum.

Babam şiirin inceliklerini bilir ve çok severdi. Şiirlerin ancak yüksek sesle okunduklarında doğru dürüst anlaşılabileceği kanısındaydı. Bir şiir ancak seslendirildiğinde gerçek değerini ortaya koyardı, tabii iyi seslendirilmişse. Sanatın çok belirgin bir şekilde çocukların eğitiminde yer almasının önemini bilen ebeveynlerimiz vardı. Sanatçı olmamız şart değildi, ama kaliteli insan yetiştirmek için, sanat eğitiminin önemini kavramışlardı. Hele resim galerisi sahibi olan babam için sanat bir tutkuydu. Sanatsız bir yaşam düşünemezdi. Her resim bir serüvendir derdi.

Evimizde açılır kapanır bir kutu içinde şimşir ve abanoz ağacından oyulmuş taşlarıyla, babamın bir satranç takımı vardı. Babam her pazar, sanki kutsal bir emaneti tutarmışçasına, çok dikkatli bir şekilde satranç takımını çantasından çıkarıp açılır kapanır masanın üzerine koyduktan sonra taşları yine aynı titizlikle dizmeye başlardı. Başlamadan önce yaptığı son hareket cebinden şıngırdayan bozuk parayı çıkarıp satranç tahtasının yanına koymaktı. Bu onun sembolik bahsiydi. Amacı, oğlu Halek’e satranç oyununu sevdirmekti. Pazar sabahları, o tatil gününün basit sevinciyle, satrancı öğrenmek isteyen Romek için de bulunmaz bir fırsattı. Her Pazar, üçünün oyunlarını izlemek benim için çok zevkliydi. Hepsi de, sanki kâhinden bir kehanet beklermiş gibi o parlak kareye bakarlardı. Ama kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım o sahnede çözemediğim bir şeyler vardı. Olayları onların çökük omuzları ve eğik başları arasında ayırt etmem mümkün değildi. Gerçekte oyunun mantığından da oldukça uzaktaydım. Satranç tahtasının çevresinde gürültülü bir şekilde tartışan Romek’le Halek bu çok önemli heykelciklerin içinde saklı bulunan bir hazineyi toprak altından çıkarır gibi olurlardı. Babam ilk dersini verirken satranç oyununu şöyle özetlemişti:

‘Bak! Satranç oyunu ya da daha iyi bir deyişle, satranç oyununda taşların yerleştirilmesi, çok uzun bir süreden beri yaşadığın bir evde mobilyaları yerleştirmeye benzer: Koltuk buraya, sandalye şuraya, masa odanın ortasına... Ama birden bu eşyalardan birinin konumu değiştiği zaman ya da çok eskiden beri belli bir yerde duran belli bir eşya oradan kaldırıldığı zaman, kendini zor bir durumda bulursun. Daha önceki haliyle dolaşmaya alıştığın mekânda, er ya da geç orada bulunmaması gereken bir konsola çarparsın ya da yeri değişmiş, artık orada olmayan bir koltuğa oturayım derken, ayakların havada, yere düşersin.’

Babam satrançta bir dahi değildi, ama kötü oynadığı da söylenemezdi. İyi bir teorisyendi ve açılışları her zaman kusursuzdu. Çok fazla yaratıcı olmasa da, yine de onlar için iyi bir rakipti. Babamı yenmek onlar için hiç de kolay değildi. Onlar her zaman tedbirli oynamayı tercih ederlerdi ve yalnızca güvenli, denenmiş hamleleri oynuyorlardı. Beraberlik onlar için memnuniyetle kabul edecekleri iyi bir sonuçtu. Bazen yalnızca bir oyun üzerinde uzun zaman harcadıkları olurdu, hatta bazen oynadıkları oyundan öylesine zevk alırlardı ki yarıda kesip oynanan bütün varyantları birlikte analiz ederlerdi. Yenildikleri zaman pozisyonlarının savunulmaz olduğunu kabul etmemek bütün satranç oyuncularının ortak bir özelliğidir. Romek için de aynı özellik göze çarpardı. Ne zaman kaybetse, nerede hata yaptığını görmek için her hamleyi inatla değerlendirmeye çalışırdı. Tercihleri, inançları ve tahammülsüzlükleri ile oyuncunun satranca olan yaklaşımı, dünyaya olan yaklaşımıyla hemen hemen aynıydı. O, kaybetmek nedir bilmeyen ve doğruluğuna inandığı şeylerden asla vazgeçmeyen insanlardandı.

Hâlâ duygular ve sevgiler içimde sağlam bir halde duruyorlar. Şimdi burada, Varşova’da gezinirken duygular ve anılar gelişigüzel birbiri üzerinle yığılmaya, o ana kadar gerçekdışı ve benden kopuk olan bugüne doğru ağır ağır yuvarlanmaya başlıyor. Boğazıma düğümlenen ‘kendime acıma duygusu’ ve kaybettiğim her şeye karşı duyduğum o ‘derin özlem’ nedeniyle, birçok defa gözyaşlarımı tutmak zorunda kalsam da, yine de buraya gelmekteki kararlılığımı cesaretime borçluyum.

Anneannemin bir zamanlar siyah olan saçları artık gümüş rengindeydi ve bu rengi kaybetmemesi için yalnızca yağmur suyuyla yıkanırdı. Tepesinde kocaman bir topuzla toplardı saçlarını. Kocaman, hülyalı, kahverengi gözleri vardı. Burnunun biçimi kusursuzdu; ömür boyu dudak boyası görmemiş küçük dudakları ise her an yumuşacık, biraz da hüzünlü bir gülümsemeyle bükülürdü.

Dedem uzun, ağır, ıslıklı bir iç çekişle yaşlı başını sallanan sandalyeye yaslar, olayları gazeteden izlerdi. Evde asılı duran, hiç yitmeyen o kaygılı anların farkına varsa da sakin kalmayı becerirdi. Ürpertili bir iç çekişin ardından yine durgunlaşırdı. Hatta sakinliği öyle bir hal alırdı ki, sanki hiç yanımızda değilmiş, buhar olup havaya karışmış gibi olurdu. Ağabeyim Hilek dedemin büyük umuduydu, tüm sırlarını bir bir öğrettiği tek torunuydu. O tüm malvarlığının ve gerçekleşmemiş hayallerinin vârisiydi. Kuşaktan kuşağa gizemli bir şekilde ismimizi geleceğe aktaracak, ailemizin iziydi. Yaşamım boyunca elimden geldiğince iyi davranmaya çalıştım. Dürüst olmaya, çalışmaya, kendime bir aile kurmaya, becerebildiğim kadarıyla sevmeye uğraştım; işte hepsi buydu.

Polonya göğünün altında annemin, ailemin varlığını hissedebiliyorum. Şu an göz pınarlarımdan süzülen gözyaşlarım onlar için akıyor. Varlıkları gözyaşlarımla çoğalıyor, bin değişik yüzle çıkıyor çocukluğum karşıma. Varlıklarının nağmeleri öyle doğal ve berrak ki! Burada sonsuza dek kalmayı öylesine arzuluyorum ki... Onları yanı başımda, yakınımda hissetmek, eski günlerdeki gibi. Artık bilmiyorum. Kimim ben ve ben kime aitim? Yalnızım. Evim uzak. Bak ben ne hallerdeyim? Bir yabancı gibi kendi önümden geçiyorum besbelli.

Kendimi bildim bileli bizleri büyütmüş olan Katya, anımsayıp sevdiğim, ev işlerine bakan yardımcımızdı; aynı zamanda eski bir aile dostumuzdu. Katya, ablam Pola ve bana hep kendimize çekidüzen vermemizi öğütlerdi. Yaptığımız bir davranışı onaylamadığını bir kaş oynatışı, bir bakışıyla anlatması, ona özgü bir mimik yapması bizi hemen kendimize getiriyordu. Bana bir şey önermeye görsün, ne istediğini hemen anlıyordum. Yanında güzelliğimi söylediklerinde yüzünü buruşturur, gülerdi. Görünüşümde eksiklikler bulmayı sever, bununla beni kızdırdığı bile olurdu. Çok geçmeden onun bizden ne beklediğini anlardık. Genç kızlarda hoppalığı sevmezdi. Bunu fark ettiğimiz anda, kendimize fazlaca özen göstermeyi bir kenara bıraktık. Hatta yapmacıklığı hemen sırıtıveren bir sadelik züppesi oluvermiştik.

Katya’nın, çorba ve ıspanak kavurmanın yanına eklediği kaymaklı pastadan oluşan öğle yemeğinden önce, bir pazar sabahı babamın gençlik arkadaşı Wilhelm Koch çıkageldi. Eve yaklaştığını pencereden görmüş, köşeyi döner dönmez misafir odasına koşmuştum. Onu beklemiyormuşum gibi bir tavır takınmak istiyordum. Fakat holdeki ayak patırtısını, gür sesini, Katya’nın onu karşılamak için koştuğunu işitince dayanamayıp ben de odamdan çıkmıştım. Yüksek sesle konuşuyor, gülüyordu. Beni gürünce selam vermeden bir süre baktı. Şaşırmıştım. Kızardığımı hissediyordum. Kollarını açıp bana doğru yaklaşırken kararlı, yapmacıksız tavrıyla; “Ah! Yoksa siz Cecile misiniz? Böylesine değişebilir mi insan? Ne kadar da büyümüşsünüz! Bakın hele şu menekşeye! Koca bir gül olmuş!”

İri elleriyle elimi tutmuştu. Acıtmadan, sert ama kibar bir biçimde parmaklarımı sıkmıştı. Beni öpeceğini sanmış, ona doğru eğilmiştim ki, elimi bir kez daha sıktı; içime işleyen neşeli bir bakışla gözlerimin içine baktı.

Altı yıldır onu görmüyordum. Çok değişmişti. Sanki biraz yaşlanmış, esmerleşmişti. Ama içten davranışları, derin hatlı, buğdaysı kibar yüzü, parlak, zeki bakışları, çocuksu, can yakan gülüşü aynıydı. Beş dakika sonra Wilhelm Koch hepimiz için eve gelen bir konuk olmaktan çıkıp aileden biri olmuştu. Gerçekten de bu iyi yürekli aile dostumuzun yakın ilgisi hepimiz üzerinde hoş bir etki bırakmıştı. Bir ara salondan piyano tıngırtıları yükseldi.

- Pola! Buraya gel de bize bir şeyler çal.

Onun bu içten, dostça, azıcık da buyururcasına seslenişi hoşuma gitmişti. Yerinden kalktı, nota defterinden Beethoven’in ‘Quasi una fantasia’ sonatının ‘adacio’sunu açtı.

“Şunu nasıl çaldığını dinleyelim bakalım.”

(...)

 

14 Şubat 2014 Cuma

Kadın Yazarlardan Savaş Öyküleri 17 ŞUBAT'TA ÇIKIYOR

Kadın Yazarlardan Savaş Öyküleri

Kadın Yazarlardan Savaş Öyküleri


"Görülen lüzum üzerine" KADIN ÖYKÜLERİ kitabının ikincisini yayınlıyoruz...
Bu kez kitabımızın bir konusu var: KADINLAR VE SAVAŞ. 
I. Dünya Savaşı'nın 100. yılı olması sebebiyle 2014 her yönüyle savaşın kayıplarının hüzünle anıldığı, kıyımların lanetlendiği bir kara yıldönümü. 
KADIN ÖYKÜLERİ 2: SAVAŞ !! da her anlamıyla, "savaşa gitmeyen, ama savaşın en büyük kaybedenleri" olan kadınların, savaşların bütün hafızalardan silinmesi için bir HATIRLATMA kitabı...
İç, dış, dünya, ev, aile, okul, sokak, siyasi kültürel bütün savaş ve çatışmaların odakta olduğu bu kitap; 2014 yılının yüzyılımıza, zamanımıza, insana, hayata daha çok sahip çıkan insanlar için uyanış yılı olmasını dileyen bir büyük dilek şimdiden.
ALANA BERİL - ANUŞKA ŞAHİNER - AYCAN TÜRK - AYDAN GÜNDÜZ - BİRSEN İNANÇ - CANDAN SELMAN - ÇİĞDEM KESKİNBIÇAK - EBRU GÖKÇE - ELİF KARACA - EMİNE EBRU - EDA GEVEN - GÜLNAZ KIZILDAĞ - GÜLRU PEKTAŞ - HÜLDA ÖKLEM SÜLOŞ - MELİS OLÇUM - MUKADDER KAYHAN - NURAN BUDAK AKREI - ÖZLEM TÜM - RAŞEL RAKELLA ASAL - SELMA MAY - SIDIKA SARPEN PABUÇCU - SUNA BAYKAM - ŞİRİN PARKAN - VUSLAT ERKMEN - ZEYNEP ESRA

2013'TE ÇIKAN KADIN ÖYKÜLERİ


HEİDİ Kadın Kitaplığı


13 Şubat 2014 Perşembe

Freud her bünyeye lazım


Freud'a sormuşlar, "Felsefeyle ilgilenir misiniz?"
"Evet, ilgilenirim," demiş. "Ama sorduğu sorularla, yanıtlarla, doğrularla, yanlışlarla vs. değil, bunlar pek umurumda da değil. Felsefeye yol açan zihinsel ve ruhsal makineyi anlamak için, felsefenin gerisindeki ruhsal ihtiyaçları anlamak için felsefeyle ilgilenirim ben."
Tam da bu deyimiyle bile insan doğası hakkında ne denli karmaşık ve tartışmalı fikirlere yol açtığının farkında olsa gerek.
Kimi anladı onu, çoğu anlamadı.. Kimisi bir şarlatan, kimisi dahi olarak gördü.
Uyguladığı tedavilerle bilimsellikten uzak olduğu düşünüldü.
Yaşadığı dönem itibariyle tabuların ardına gizlenen ve onu terbiyesiz, ahlaksız, dinsiz olarak görenlerin çoğu gizli gizli kitaplarını okuyordu. Kitapları peynir -ekmek gibi satılıyor, kapalı kapılar ardında okunuyordu. Yaratıcı zekâsı onu insanları kandırmaktan uzak tabularını yık-maya yönelikti. Yaptığı araştırmalar ve deneylerle bunu destekliyordu.
1930 yılının başlarında Naziler Almanya’da yönetimi ele geçirince yakılacak kitaplar arasında en önce Freud’un kitapları vardı.
Bunun üzerine Freud, ‘insanlık o kadar gelişme gösterdi ki Ortaçağ’da olsak beni diri diri yakacaklardı, şimdi ki-taplarımı yakmakla yetiniyorlar’ diyerek mizahi bir yaklaşımla tepkisini ortaya koydu.
Freud'un insana dair daha önce söylenenden köklü olarak değişik yaklaşımını iyi anlamak gerekir. İnsanın de-rinlemesine doğru dünyasıyla ilgili olarak mistik yaklaşımlar elbette bir bilimsel disiplin şeklinde ilerlemedi. İnsanın gelişimine dair rehber olarak sunulan ve oldukça ayrıntı barındıran kimi mistik akımlardan Freud'u ayıran şey simgeleşen düşüncelerin aslının keşfiyle insanın kendi doğal halini keşfi ve bu gerçekten hareket etmesini önermesidir. Mistisizm ise yine aslında insanın kendini keşfi ve bu keşiften sonra temel duygu olan sevgiye ulaşarak kendisini tabiatın bir parçası olarak hissetmesi ve tabiata hükmeden güçle bağını kendi gerçekliği olarak ortaya çıkarması ve o gerçekliğin de asıl olanda erimesi olarak görür. Artık o güçle bağından hareketle ve o potansiyeli barındıran diğer insanlarla menfaate dayalı ol-mayan bir bütüncüllük hissiyle hareket edecektir.
Freud, içindeki sevgiyi keşfetmeye çalışan ve diğer tüm insanlarla ortak bir var edenin, yaratıcının sevgisi bağlamında hayat sürmek için kendi bireyselliği içerisinde gelişmek isteyen, bedensel hazlarının kölesi olmaktan kurtulmuş insan tasavvuru ve kaotik yapısındaki hayvanı keşfederek onu anlamlandıran, toplumdan farklı olduğu güdüsüyle değerlerini kendisi belirlemesi gereken yalın bir insan. Her bünyeye lazım diyorum.

EMİNE EBRU

Sigmund Freud Ruh ve Haz

Sigmund Freud Ruh ve Haz