edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2015 Pazar

"İlk şairim babamdı."

ŞİRİN PARKAN ile söyleşi 

Şirin Parkan iyi bir şair.
Aramıza olmuş bitmiş olarak gelenlerden hani... Onu bir gün okursanız şunu dersiniz: "Neden daha önce tanımadım bu şairin şiirini?" Ya da "ya kendisinin farkında değildi ya da başkaları farkında değildi..." Ben Şirin'in şiirlerini ilk okuduğumda aslında çok da sevdiğim fragmanlı uzun bir şiirle karşılaştım. Böyle şiirlerde kontrol daha çok Zaman'da olur. Onu ne kadar zamanda yazdığınız değil onu yazmak için ne kadar zaman boyunca içinizin dolduğudur. Belki ilham böyle de açıklanabilir; uzun dolumlar... Gümüş Güneşin Sarhoş Kızı adını verdiği bu uzun şiirin numaralandırılmış fragmanlarını birbiri ardına okurken ne zamandır terk edilmiş olan şiir okuyuculuğumu yeniden kazanmış olduğumu hissettim. Şiirsel kanallarım yeniden açıldı, günışığı dahil birçok türde ışık yeniden doldu. Bu açıdan uzun zaman sonra ilk kez bir şairi merak ve takip etmeye başladım, ki zamanında böyle bir şair olmaya değer bir hayatın peşindeydi bu satırların yazarı da... Uzun sözün kısası bütün yıldızları tanıyamayız göremeyiz. Tek gördüğümüz bütün yıldızların gökyüzünde yarattığı ışıltı kümesinin bizde yarattığı hoşluk melodisi ve mutluluk ritmidir. Ve şair bir yıldızsa şiirleri tek maddesi onun ışığı ve sıcaklığı olan yansımalardır. O yıldızı yüzümüzde hissettiğimizde ona sorarız... Şirin, bu hissin gölgeleri altında ikinci şiir kitabı Üzerime Gölgen Düşmüştü, Sen Güneştin ona bazı sorular sormamıza yol açan ışığın şiirlerini yazdı.

Bana en sevdiğin şiirini okur musun?
Tabii ki okurum. 


Gülmek ağlamak unutmak sevmek gitmek ölmek varken neden şiir yazıyoruz?
Seçtiğin kelimeler, tesadüf mu bilmiyorum, benim cevabıma ne kadar da denk düşüyor.  Evet, aynı gülmek,  ağlamak, ölmek , sevmek, unutmak ve gitmek gibi şiir de bir mecburiyet. Sözün bittiği,  kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeki çaba,  yine de söylemek,  nasıl söyleyeceğini bulmaya çalışmak,  deneysel bir süreç benim için.  Bir tür doğum,  hem doğurduğun hem yeniden doğduğun.  Yeniden ölmek için.  Yeniden sevmek, unutmak ve gidebilmek için.  Bir tür güç toplayış, uyuyup uyanma, ölüp dirilme.

Kutsal kitaplara kadar şairleri bilmiyorduk genellikle. Neden bu tanrıları tanrılığı kıskanmak? Şair, şiirinin neresinde neyi ve kimi sence?
Sanatçı yaratıcı olan kişidir. Sadece bu sıfat bile tanrı ile uğraşmak için bir neden. Sonra isyankardır,  olduğu,  öğretildiği gibi kabul etmeyen, hep sorgulayandır.  Ölümsüzlüğü  arayandır.  Ölümlülüğü kabul edemeyendir.
Şair bence eyer vurulamayan  at, tasma takılamayan  kedidir.  Sadakatsiz sevgili, sağı solu belli olmayan aşıktır.  Yeri geldiğinde ahlaksız yeri geldiğinde nefret doludur. Bütün uç duyguları içinde barındırandır şair.  Ya da benim şairim.

Tıp tiyatro edebiyat şiir... Sen nerdesin? İlk hangisi geliyor?
Ilk şiir geliyor. Önce şiir vardı zaten. Tiyatro ve tıp da çok şiirsel eylemler olarak hep hayatımda  var oldular. Tıbbi ben bir bilim dalından çok hep bir sanat olarak gördüm.  O yanını sevdim. İnsani tanımayı,  gerçek anlamda dinlemeyi, ona dokunabilmeyi,  yardım edebilmeyi,  oradaki o kutsal mahremi,  yakınlığı,  sırdaşlığı, tıbbın doğasında olan olması gereken karşılıklı saygıyı sevdim. Tıp benden çok şey aldı,  zaman, bir ömür boyu aidiyet zorunluluğu hissetmek  gibi, ama kabul ediyorum ki bana çok şey de verdi. Tıpla  hep bir aşk nefret ilişkim oldu. Hem hep ondan kurtulmak istedim hem onsuz yapamadım. Tiyatro ile daha stabil bir ilişkimiz var. O benim hasret kaldığım, zaman zaman temas edebildiğim uzaktaki sevgilim. Tiyatroyla ilişkim aslında yıllar içerisinde biraz değişti.  Üniversitedeyken birkaç kafası fazla çalışan, enerjisi bol gelen ve birlikte çok eğlendiğim arkadaşımla yaptığım çok keyifli bir "şiirsel maceraydı " benim için.  Fakat yıllar,  yaşam koşulları bazı şeyleri güçleştirdikçe biraz daha bireysel bir çalışmaya dönüştü.  Bu arada oyunculuğun, tiyatrodan bağımsız, sadece oyunculuk olarak, insanı çok geliştiren ve olağanüstü keyifli bir deneyim olduğunu keşfettim.  Artık daha bağımsız fırsatlar da kolluyorum oyuncu olarak. Ama şiir hepsinin içinde olduğu evren benim için. Hep vardı ve hep olacak.

İlk şiirini hatırlıyor musun ve ilk şairini?
İlk şiirimi çok iyi hatırlıyorum. İçinde bol bol "sus sus sus" geçen bir şiirdi.  Sekiz yaşındaydım yazdığımda.  Demek ki okuma yazmayı öğrenir öğrenmez başlamışım bu işe.  Nasıl birilerine gösterdim hatırlamıyorum,  çünkü aşırı çekingen, ürkek bir çocuktum. Ama babam çok beğenmişti -ki kendisi kolay kolay bir şeyi beğenmezdi- ve onun yine düşüncelerine çok değer verdiğim çok yakın bir arkadaşı bizdeydi.  İkisinin çok heyecanlandıklarını, mutlu olduklarını hatırlıyorum. İlk şairim babamdı.  Babam kendisi de yazan, edebiyatla çok ilgilenen ve hatta hayatını yazarak kazanan bir insandı. Çok sade ama şiirsel bir dili, derin bir anlatımı vardı. Onun sözel ifadeleri beni etkilerdi.

Şiirin sonu olacak mı olacaksa nereden olacak yerden mi gökten mi?

Eğer şiirin sonu gelirse bir gün,  dünya çok kötü bir durumda demektir diye düşünüyorum.  Şiirden uzaklaştığımız günler yaşıyoruz bugünlerde ve bu aslında bazı olumsuz değişikliklerin sonucu. Umarım yaşamlarımızın özünü, yani şiirini yeniden keşfederiz.



Halil Gökhan

24 Eylül 2013 Salı

İYİ YAZARLAR NASIL İYİ YAZARLAR?

İyi Yazarlar Neden İyi Yazarlar?
Charles Dickens, şimdi karşımda duran notta, daha önceden yaptığım ‘Barnaby Rudge’ın mekanizması araştırmasından üstü kapalı olarak şöyle bahsediyor: “Bu arada Godwin’in, ‘Caleb Williams’ının geri dönüş yapılarak yazıldığına dikkat ettiniz mi? O, önce kahramanını bir zorluklar ağının içine sokar, ikinci cildi şekillendirir ve ardından, onu önceden yaptığı şeyle ilgili hesap verecek tarzda tasarlar.”



Godwin’in eksiksiz bir yöntem biçimine sahip olduğunu düşünemem. Aslında kendisine itiraf ettiği şey, Bay Dickens’ın amacı ile tam bir uyum içinde değildir. Fakat “Caleb Williams”ın yazarı da, hiç değilse bir parça benzeşen yönteminden sağlayabileceği avantajı algılamaması imkânsız sayılacak derecede iyi bir sanatçıydı. Hiçbir şey, bütün bu olaylar dizisinden daha açık değildir; herhangi bir şeyi kaleme almaya teşebbüs etmeden önce, hikâyenin çözümü, adına yaraşır biçimde, incelikle işlenmiş olmalıdır

Burada, bir öykü inşa etmenin alışıldık tarzında, bence köklü bir hata vardır. Hikâye, ya bir tez öne sürer, - ya gündelik bir olayın önermesini sunar ya da en iyisinden yazar, anlatısının temelini yalnızca göz alıcı bir formda biçimlendirecek, bir kombinasyon sağlamaya yönelir- ki tasarım genel olarak tasvir ile doldurulur, diyalog veya yazar yorumu, gerçeğin her türlü kırılma noktası veya aksiyon, sayfa sayfa görünür kılınmalıdır.

Ben bir ‘etkiyi’ göz önünde tutarak işe başlamayı tercih ederim. Orijinaliteye uymak, daima görünürdedir- çok açık ve çok kolay elde edilebilir bir merak kaynağından vazgeçmeyi göze alan kişi kendisini aldatmış olacağı için - kendime öncelikle söylediğim şey şudur: ‘Şu anda, kalbin, zekânın veya genellikle duyarlı bir ruhun sayısız etki veya izlenimlerinden hangisini seçeceğim?’ Bir romanın seçilmiş olması, ilk ve ikincil olarak canlı bir etkidir. En iyi biçimde işlenmiş bir durumun ya da atmosferin olup olmadığını göz önünde bulundururum. - Olağan durumlar ve özgün atmosfer veya konuşmalar ya da hem durumların, hem atmosferin özgünlüğü söz konusu mudur? – Daha sonra, bu tarz olay kombinasyonları veya atmosfer, etkiyi yapılandırırken bana en iyi şekilde yardımcı olacak mı diye bakarım.

Herhangi bir dergi sayfasında, yazarın eserlerinden birini, en son noktasına varana kadar, adım adım, detaylı, yöntemli şekilde tamamlayabilmesinin ne kadar ilginç olduğunu sıklıkla düşünmüşümdür. Neden böyle bir sayfa asla yayımlanmaz, şaşkınım, fakat sanırım yazar kibri diğer bütün sebeplerden önce geliyor. Çoğu yazar, özellikle şairler, bir çeşit güzel coşku ile eser yarattıkları anlayışına sahip olmayı tercih ederler ve estetik bir sezgiyle özende ve düşüncenin bocalayan yavanlığında insanların sahnenin ardına göz atmasına kesin bir tüyler ürperticilikle izin verirler. – sadece son anda yakalanmış gerçek niyetlerde- tam görüşün olgunluğuna varamayan düşüncenin sayısız işaretinde- bütünüyle olgunlaşmış, ümitsizlikte boşa çıkmış, ele avuca sığmaz hayallerde – ihtiyatlı seçimlerde ve reddedişlerde- acı veren silintiler ve eklentilerde –bir sözcüğün içinde devinen bir kanatta- mizanseni değiştiren donanımda- dayanaklar ve iblis kovan tuzaklarda- horoz tüyünde, kırmızı boya ve siyah beneklerde- yüzün ötesindeki doksan dokuz durumda – edebiyat tarihinin özelliklerini kurarlar.

Edgar Allan Poe

13 Eylül 2013 Cuma

Bir gün herkes 15 sayfalığına yazar olacak!



100 Saatte Kendi Kitabını Yaz 
Bir gün herkes 15
sayfalığına yazar olacak!

Bitmeyen tartışmadır, kaç sayfa bir kitap olabilir... Oysa bunu tamamen konunun belirlediği kimsenin neden aklına gelmiyor?

Neden 15 sayfa?

İ
şareti ünlü Amerikan sanatçı Andy Warhol çakmıştı aslında. Fakat 15 dakikalık şöhretler kimseyi tatmin etmedi. Daha da fazlası istendi.
Kısa süreli şöhret olmayı kabul eden unutulmayı neden hazmedemez, anlaşılır değil. Warhol'ünki bence bir lanetti, bedduaydı. "Beni de meşhur ettiniz ya, tanrı belanızı verir  inşallah!" diyerek popüler unutulmuşluğun ateşini yaktı ve geriye unutulmayan tek pop starı olarak da o kaldı.
Andy Warhol, bu yazıda olduğu gibi birçok yazının konusu haline geliyor günümüzde. Önemsenmenin ve önemli olmanın popülizme denk olduğu çağımızda, o beklemediği kadar ünlü ve lanetli olmayı lanetini yayarak tadıyor; hatırası bundan da bıkmıyor.

Bu 15 sayfaya ne yazılacak?

Hangi gün olacak bu "bir gün"? Ve bir sayfa ne kadar sürecek?
Şöhreti, şiddet yerine süre olarak algılamamız işleri karıştırıyor. Ses, yazı ve görüntü medyaları arasında birimsel bir denklik ya da ölçek çalışması yapmadık şimdiye kadar. İlerlettiğimiz teknolojilerle onları kelime, byte ya da piksel olarak algılama çıkmazına girdik.

Neler neler?

İtiraflar, kişisel profiller, dedikodular, hakaretler, flörtler, date'ler, chat'ler, SMS'ler, MMS'ler... Bunlar tanıdık geliyor mu? Bunca metinle haberleşmeyle ne yapacağız? Stokçuluktan ya da stok fazlalığından stoksuzluğa doğru gidiyoruz. Dünya da zaten çok kısa bir zaman içinde aşırı nüfus yoğunluğundan "dünya" ve "hayat" kelimelerinin anlamlarıyla vedalaşıp insansız bir gezegen olarak kozmik macerasına devam edecek.


16. sayfadan geliyorum

16 ile sonsuzluk arasında büyük bir mesafe yok. Günün birinde bir şeylerin sonunun olmasına alışmalıyız. Beklediğimiz ölümsüzlük sanatın, devrimlerin ve belleklerin elinden tıp ve farmakolojinin eline geçemez mi? Mutlak iksirle başlayan serüven ölümsüzlüğün yarına kalan, ölümden sonra da yaşayan "dosya"larla kâğıttan elektronik sayfaya kadar süre giden ilişkisinde kabuk değiştiriyor.
15. sayfa, ortalama olarak bir kitabı rezil edecek düzeyde içeriksizliği, iletişimsizliği de içeriyor. Süreyle birlikte sayfa sayısıyla da ölüme karşı durma gücünü tarif eden yayıncılık elektronik kitaplarla yeniden kodeks öncesi volumen dönemine dönüşüyor.
Kâğıt ya da papirüs, taş ya da tuğla... İnsanın her yüzeye yazdığı işaretlerde ölüme karşı bir ağıt bulmak her zaman mümkün.
17. sayfa artık hiç gelmeyecek.

4 Aralık 2012 Salı

ELVEDA EDEBİYAT !




Elveda edebiyatı

Burada yollarımız ayrılıyor. Daha önce gözlerimizdin. Kulaklarımız. Gerçek görüntüler ve seslerde olmadı asla aklın. Sanat yapmaya kalktın. Sesimizi çıkaramazdık. Sesimizdin de.

Kendi yansımalarımı şimdi tam olarak duyabiliyorum. Yazıyı da senin elinden aldım. Şimdi ben bütün gözlemlerimle yazınca ses ve renkler akıyor okumalardan. Bazen daha cafcaflı, kimi zamansa çok daha özgür; kafiyesiz, kifayetsiz, ama benzettiğim şeyler hiç olmazsa bana benziyor.
Dünya yolculuğumuzda hiçbir zaman istenmeyen yolcular olmadı. Gerekmeyenleri gerekliliklerle, istenmeyen soruları gerekçelerle kendi yollarına gönderdik. Şimdi senden uzaklaşırken, pişman olacak bir yere gitmemizi engelleyen kutup yıldızının daha da parladığını ve bu ışığa bizim de katkımız olduğunu gülümseyerek anlıyoruz.

Kutup yıldızına bakınca unutuyoruz, son zamanlarda kör ve sağır olduğunu. Aynı daire etrafında sürekli dönerek, cümleler kurmadan noktalar koyduğunu.
Tanrı, yaşlandığını unuttuğunda tanrılaşır, ama sen kendini tanrı yerine koyduğunu hatırlamadan nasıl unutursun insanı?
Sonun Şiir'le geldi... Sadece izledi Şiir seni, pek bir şey yapamadı. O ki sözün Azrail'i ve İsrafil'i; bir zamanlar eteklerine yığdı simya ovalarını; hülyalı serapların şaraplarından tattırdın bize; cennet şarkılarıydı sanki gördüğü rüyalar ve yapayalnızdık gökkubbe altında. Ve sen evrenin şiiri yerine muktedirlerin beyhude esinlerini saldın ova, çayır, vadi ve bir ırmak gibi kuruttun, batmadın oysa bir güneş gibi unutulmanın ardında.

Şimdi herkes, sana vedanın bir kafa karışıklığı yarattığını kabul edercesine hala her şeye edebiyat demeyi sürdürüyor.

4 Ekim 2012 Perşembe

"Ağıza giren şey insanı kirletmez, fakat ağızdan çıkan şeydir ki insanı kirletir."


Dolu Ağız - triloji

Halil Gökhan'ın 1999-2006 arasında yayımlanan DOLU AĞIZ adlı trilojisi, karakterleri aynı, mekan ve atmosferleri farklı bir roman üçlemesi.
İlk roman yazarın aynı zamanda ilk romanı: YEDİNCİ...
Nedim Gürsel'in deyişiyle "sürrealist etkilerde olan özgün bir roman" olan YEDİNCİ ilk yayımlandığında, yeni roman ve romancıların nispeten az olduğu kitap dünyasında okur ve medyalar tarafından çok ilgiyle karşılandı. Trilojiye verilen 5 yıllık arada Türk romanı belirgin derecede yükseliş gösterdi, yeni ve çok okunan yazarlara kavuştu.
2004'te yayımlanan serinin ikinci romanı DOLU AĞIZ, bir önceki romandaki ana karakterin ya karakter olarak ortaya çıktığı bir yapıt. Bu kitabın ana karakteri ise sonraki romanda karşımıza yani karakter olarak çıkıyor...

***

YEDİNCİ

Halil Gökhan alıştığımız anlamda bir roman yazmamış. Hatta Yedinci'yi bir roman olarak nitelendiremeyiz sanıyorum. Her cümlede bir şair edası, yazdığına kendisi de şaşıran, okurla olduğu kadar kendiyle de alay edebilen bir haşarı çocuk var. Ama ne yaptığını, nereye varmak istediğini bilen bir çocuk. Halil Gökhan'ın, Aragon'un gerçeküstücü döneminde yazdığı anlatılardan, özellikle de Anicet'den etkilendiği, Kafka, Ionesco vb. gibi yazarların izinden gittiği de öne sürülebilir. İroniyi de, bu ustalar gibi, kitabın odağına yerleştirmiş. Yine de bana kalırsa, bu görünür etkilere rağmen özgün bir yolda ilerliyor yazar.
(...)
Edebiyatımızda benzeri olmayan kendine özgü bir kitap Yedinci. Gerçeküstücü anlayıştan kaynaklanan bir üstmetin gibi de okunabilir. Hatta böyle okunması gerekir diye düşünüyorum. NEDİM GÜRSEL

 
DOLU AĞIZ

İstanbul'da 20. yüzyıl sonları... Karanlık ve loş bir modaevinde, ünlü modacı Leon Ziya'nın kadın misafiri ile baş başa konuşarak geçen on "günah dolu" gün. Leon Ziya Şehzade, anne bağımlısı, kadınlarla - ve erkeklerle de - arası hiç iyi olmamış yetişkin bir erkek. "Kara sinemacı" Alev İpek, ağzı kötülüklerle dolu bir kadın karakter. Ağzıyla işlediği her türlü günahtan kurtulmak için bir gün celladının kapısını çalıyor. Halil Gökhan, ilk romanı Yedinci (1999) ile başladığı başarılı romancılığına Dolu Ağız ile devam ediyor. Moda, tarih, felsefe, kutsallık, psikanaliz ve kriminoloji kavramlarının bir araya geldiği bu "suç-ceza derece "saldırgan" bir tarzla yargılanıyor. Bir kutsal kitapta yazıldığı gibi: "Ağıza giren şey insanı kirletmez, fakat ağızdan çıkan şeydir ki insanı kirletir."

YENİ SEVGİLİ

Yeni Sevgili, bir aşktan öte hayatın romanı… “Eski sevgilinin tadı bir başkadır. Isırılmış bir elmayı ikinci kez dişlediğinizde, elmanın daha önce koparılmış yeri havayla temas eder ve elma hızla içine doğru çürümeye başlar. Bu çürüme daha yumuşak bir tat oluşturur kendi üzerinde. Giderek güzelleşen tat, çürümeye borçludur bu güzelleşmeyi. Eski sevgilide ölmüş olan sevgilinin kendisidir. Bu ölüm onu daha da tatlılaştırır.” Yazar, gazeteci Ali Sabah, aynı işyerinde çalıştığı ve uzaktan âşık olduğu Lale Sakin’i medyanın geçirdiği ekonomik kriz döneminde, beklenmedik bir işten çıkarılma sonucu ansızın kaybeder. Şehrin bunalımlı geceleri, sert ve şiddetli gündüzleri arasında, bitmeyen aşk ateşi içinde onu aramayı sürdürür. Bu sırada rastlantılar sonucu, hayatın yakıcı ve zevkli yanlarını yaşamaya başlar: Yeni kadınlar, işler, kişiler ve hayatlar… Ve bu rastlantılar platonik aşkı arayışının bahanesinin üstünü örtercesine şiddetlenir. Bir süre sonra artık arayışın kendisinden başka Ali Sabah’ı sürükleyen, ayakta tutan bir şey kalmaz. Aşk, arayışın kendisine indirgenmiştir. Lale Sakin artık bir arayış idolünden ibarettir. Kadın ve aşk nesnesi olarak geçerliliğini yitirmiştir neredeyse. Fransız yazar Marguerite Duras’ın 1984’te Goncourt ödülü kazanan ve Jean-Jacques Annaud tarafından sinemaya uyarlanan Sevgili romanından izler, esintiler var Yeni Sevgili’de. Kutsal kitaplar dâhil olmak üzere hiçbir yeni kitabın tek başına ortaya çıkmadığını ileri süren Halil Gökhan Yeni Sevgili’yi yirmili yaşlarında yazar idolü saydığı Duras’a -onun ölümünün onuncu yılında (3 Mart 1996)- bir saygı ve anma vesilesi olarak değerlendiriyor.

8 Eylül 2012 Cumartesi

İstanbul Yüzleri nasıl ortaya çıktı?



 

Ayşe Tatlıcı'nın bir İstanbul'u var... İki yakası bir araya gelmeyen bu şehirde o, birbirinden hayli uzak yüzleri yakınlaştırmak için kaleminin odak ayarını en özele almış durumda.

-İstanbul Yüzleri nasıl ortaya çıktı?
İstanbul'un yüzleri çalıştığım yerlerde yaptığım görüştüğüm insanların gerçek öyküleri sayesinde ortaya çıktı. Çocukluğumdan itibaren hikâyelere oldukça meraklıydım. İnsanları dinlemekten büyük keyif alırdım hala da alırım. Mesleğim dolayısı ile yine bu alanda işler yapmayı seçtim. Herkesin içinde farklı bir İstanbul’u vardır. Yaşanmışlıkları, anıları ve tarihiyle şehir, onu yaşayanların hayatlarında derin izler bırakır. İstanbul, herkes için farklı bir anlam taşır o yüzden. İstanbul’un Yüzleri de o şehri yaşamış ve hala yaşamaya devam eden öykülerden oluşuyor.  Çok sevdiğim sevgili Halil Gökhan ile çalıştığım dergi ve gazetelerde yapmış olduğum yayınlanmış öyküleri topladık. Her öykü de bir gizem bir hayranlık ve bir şehirde yaşanılan anılarla dolu. O yüzden İstanbul’un Yüzleri sadece bir kitap değil bir insanın belgesidir. 

-İstanbul'da kaç yüz var... Sayılabilir mi?
İstanbul o silüetinin içine öyle hayatlar öyle yüzler yediriyor ki ustalıkla uzaktan bakan kimse göremez. Ama silüetlerde uzaktan güzel görülür değil mi? Eskiyi korumakla tamamen yıkmak ve yenisini kurmak gibi düşüncelerden sıyrılıp bir türlü sonuca gidilemeyen ve olabilitesinden daha berbat durumda olan fakat hayranı olmakta inat ettiğim şehir İstanbul. Şehr-i harabe ileri gelecekte İstanbul. Milyonlarca hayat milyonlarca anı. Yazdığımız, çizdiğimiz, fotoğrafladığımız insanlara baktığımızda belki sayabileceğiz. Ama çok zor.

-Seni en çok etkileyen yüzler neler?
 Beni en çok etkileyen yüz istisnasız Koço ve Juanito'nun yüzü olmuştur. İkisinde de yaşamın bütün ayrıntıları yüz çizgilerinde gizliydi. Hikâyeleri de bir o kadar derin ve düşündürücüydü. Juanito, yıllarca Türkiye’de kendinden söz ettirmiş bir sanatçı. Gırtlak kanseri olmasından ötürü sesi ne yazık ki eski delikanlılığında değildi kısık ve yorgundu. İstanbul’da Galata da tanıştığım mekânda çok etkilenmiştim duruşundan. 1968 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için girişimde bulunmuş, o zamanki başbakan Demirel'e bir türlü ulaşamadığını, vatandaşlık başvurusunun o zamanki yetkililer tarafından "sen eskiden Osmanlı toprağı olan Tunus'da doğmuşsun, zaten Türk sayılırsın" denilerek sürüncemede bırakılmış, böylelikle juanito’nun vatandaşlık isteği bürokratik engellere takıldı. Türkiye'ye gelen ve halen Fransız vatandaşı olan Juanito, Türk vatandaşı olma hayâlini halâ içinde taşıdığını söylemişti. Çok etkilenmiştim.

-Fotoğraflarla o yüzleri anlatabilseydin bunlardan birkaç tanesi hangileri olurdu?
Derinliği olanları tercih ederdim sanırım. Özellikle Juanito ve Koço.

-Senin yüzünü tarif edebilir misin İstanbul'da?

Benim yüzüm İstanbul'un Adaları gibi. Geçmişte bir hikayesi olan ama şimdilerde o hikayelerle yaşamak ve hayatına giren yeni insanlarla bir şekilde ayakta durmaya çalışan. Hem sayfiye hem bir liman hem de bir tatil ama gelip geçici değil. Bir hikâyeyi okumakla yada başka bir hikayenin içinde kendini bulmak arasında belirgin bir bezerlik var. Ben kendimi tarif etsem de sen beni bambaşka görürsün. O yüzden bir insanın kendini tarif etmesi bence çok manasız birinin onu görmesi, okuması, onun hikayesinde onu bulması daha anlamlı geliyor bana. 

-Sonraki projeler kitaplar ve fikirlerin?
Rahmetli Gazeteci üvey babam Reha Mağden’in hayat hikayesini ve aşklarını yazmak istiyorum. Annemle tanışmaları ve yıllara yayılan aşk hikayeleri şimdilerde yaşıtlarım okusa umut verecek bir yazıt olurdu. Onu herkesin okumasını istiyorum, tanımasını, paylaşmasını. Belki bir kitapta onu anlatırsam sanki elime alıp okuduğumda ona bir yerim daha yakın olacakmış gibi geliyor.

www.aysetatlici.com

7 Eylül 2012 Cuma

Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak


Ben, ilk öyküsü Varlık dergisinde yayımlanan (1989) ve şanslı dergi kuşağında yetişen yazarlardanım. İlk yayım tarihi esas alındığında ise 23. yılı oluyor yazarlığımın, ki bu sayma işi artık daha eski kuşaklara özgü. Günümüzde yeni nesil kuşaklar artık okurlarına daha yakın olduklarından takipçileri, üyeleri ve yorumcularıyla "sayılıyorlar"...
Bu türdeki sayma işinin çöl olduğu zamanlarda 1997'de, günümüzün ruhuna yakın bir internet içerik ortamına girmiştim, çok iyi hatırlıyorum. İstanbul'daki ilk ikamet yılımdı ve o işi, çok sevdiğim bir yazar arkadaşım bana ayarlamıştı, sağolsun. Kadroya başvurudan itibaren iki sene sonra girdiğim Superonline şirketi, alan adından da anlaşılacağı gibi İngilizce olan adını dünyada önlerde yer alacak bir vizyonla, hem de Türkiye'den almıştı.
Şimdi, bir dakika, ben ne anlatıyordum, buraya nasıl geldik.
Bu hep başıma gelir. Çatallı bir anlatım tarzım vardır. Yazılı ya da sesli "konuşurken" çatalın ana dalından daha çok önemseyebileceğim bir canlı dalla karşılaşınca diplerde, ona takıldığımı hissederim. Böylelikle ana daldan kopunca konu ve bağlam da dağılır; hemen konuştuğum kişiden yardım isterim: "Ne anlatıyordum ben?" İşte o zaman da onun dinleme kapasitesini test etmiş olurum. Açık söyleyeyim bu testi çoğu dinleyicim (!) geçmiştir.
Şimdi de aynı şeyi yaşadım: Ne anlatıyordum ben?
Hemen yazının başlığına bakıp durumu düzeltiyorum. "Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak."
Bu önerme yirmili yaşlarıma ait aslında. Yazarlık dünyası -ki 4-5 senedir edebiyat dünyası demiyorum, zira 40 yaşına kadar ustalarla arandaki blokaj mesafesinin adı edebiyattır, ustalar yakınlarında gençleri sevmezler ve onları uzak, ilgilerini yakın tutmak için bir edebiyat terimi yaratmışlardır ki bu terimde yazarlığın kimlik tarafı eksiktir, sadece yazmaya odaklı bir alan tarif edilir ve genellikle orada kaybolduğun için kimseye rakip olup korkutamazsın, ama aslolan yediden yetmişe kadar yarışmaktır elbette - ne diyordum, yazarlık dünyası o yıllarda isimlere dayalı olarak çok daha engebeli, sarp ve uçum uçum uçurumlardan oluşuyordu... Yeni yazarın önünde müthiş bir dekatlon yarışı var. Atletizmde olduğu gibi toplam on yarış da olsa, yarış çok, ama yaşça senden ileri olanın doğrudan senden iyi olduğu -sayıldığı değil, günümüzdeki gibi- bir stadyum vardı. Bir yarışma havası, şenlik, huzur ve heyecan yan yana... Atletizmin o birleştirici, kavrayıcı ve sağlık tarafı bütün yazarlara, okurlara sinmiş, hazmedilmiş ve kazanılmış ayaklarla kendi boylarıyla yürüyor herkes.
Yoksa bunlar 20'li yaşların o saf idealizminin büyüteci ya da 3D gözlüğü müydü...
20'li yaşlarda sen "dünyayı değiştireceğim" dersin, senden öndekilerse "önce yarışmalısın," derler... Ya da sen o anlamı çıkarırsın her söylenenden. Ne söyledikleri önemli değildir. Zaten dünyayı değiştirmek isteyen birisi öncelikle, kendi egosu dışında bütün diğer otoritelere karşı sağır olmak zorundadır. Ve elinde harita yerine reçete vardır. Birçok reçetenin içinden tek bir haritaya doğru yapılan o yolculukta belki de parkurun zorluğu, senin de güçlü, ama yeni olman böyle algılamanı sağlıyordur.
İtiraf ediyorum ki bunların hiçbirini o günlerde düşünmedim bile. Sadece öyküler yazdım. Yüzlerce öykü. Kafamın içine edepli birisi girmiş ve beynimi tutsak etmişti. Ondan kurtulamayacağımı anladığımda ona uyarak kurtulma planları yapmak için kandırdım onu öykülerle. Her öykü yazışımda daha da susuyor ve uyuyordu. Uyandığında ise daha çok acıkmış bir halde etime saldırıyordu, ben de kolu bacağı kaptırmamak için anlatmaya başlıyordum. Düz, sıradan hikayeleri pek sevmiyordu, bense şaşırtmayı çok seviyordum. Bunun hep böyle devam edeceğine inanmaya başladığım bir zaman geldi ve çok korkmaya başladım. Ben yavaş yavaş o olmaya başlamıştım. O ise anlattıklarımla maddeleşip ben olmaya başlamıştı.
İşte Anahtar Deliği, yani 2000'li yıllarda yazdığım ve öyküler buzdağımın görünen kısmı sayabileceğim ilk öykü kitabım, onun ben olduğu ve uyutulduğu dönemlerde yazıldı. Ama ben kimim hala bilmiyorum...

HALİL GÖKHAN

Devamı var: HOLLYWOOD'DAN GELEN İLK TEKLİF (yakında)