8 Eylül 2012 Cumartesi

İstanbul Yüzleri nasıl ortaya çıktı?



 

Ayşe Tatlıcı'nın bir İstanbul'u var... İki yakası bir araya gelmeyen bu şehirde o, birbirinden hayli uzak yüzleri yakınlaştırmak için kaleminin odak ayarını en özele almış durumda.

-İstanbul Yüzleri nasıl ortaya çıktı?
İstanbul'un yüzleri çalıştığım yerlerde yaptığım görüştüğüm insanların gerçek öyküleri sayesinde ortaya çıktı. Çocukluğumdan itibaren hikâyelere oldukça meraklıydım. İnsanları dinlemekten büyük keyif alırdım hala da alırım. Mesleğim dolayısı ile yine bu alanda işler yapmayı seçtim. Herkesin içinde farklı bir İstanbul’u vardır. Yaşanmışlıkları, anıları ve tarihiyle şehir, onu yaşayanların hayatlarında derin izler bırakır. İstanbul, herkes için farklı bir anlam taşır o yüzden. İstanbul’un Yüzleri de o şehri yaşamış ve hala yaşamaya devam eden öykülerden oluşuyor.  Çok sevdiğim sevgili Halil Gökhan ile çalıştığım dergi ve gazetelerde yapmış olduğum yayınlanmış öyküleri topladık. Her öykü de bir gizem bir hayranlık ve bir şehirde yaşanılan anılarla dolu. O yüzden İstanbul’un Yüzleri sadece bir kitap değil bir insanın belgesidir. 

-İstanbul'da kaç yüz var... Sayılabilir mi?
İstanbul o silüetinin içine öyle hayatlar öyle yüzler yediriyor ki ustalıkla uzaktan bakan kimse göremez. Ama silüetlerde uzaktan güzel görülür değil mi? Eskiyi korumakla tamamen yıkmak ve yenisini kurmak gibi düşüncelerden sıyrılıp bir türlü sonuca gidilemeyen ve olabilitesinden daha berbat durumda olan fakat hayranı olmakta inat ettiğim şehir İstanbul. Şehr-i harabe ileri gelecekte İstanbul. Milyonlarca hayat milyonlarca anı. Yazdığımız, çizdiğimiz, fotoğrafladığımız insanlara baktığımızda belki sayabileceğiz. Ama çok zor.

-Seni en çok etkileyen yüzler neler?
 Beni en çok etkileyen yüz istisnasız Koço ve Juanito'nun yüzü olmuştur. İkisinde de yaşamın bütün ayrıntıları yüz çizgilerinde gizliydi. Hikâyeleri de bir o kadar derin ve düşündürücüydü. Juanito, yıllarca Türkiye’de kendinden söz ettirmiş bir sanatçı. Gırtlak kanseri olmasından ötürü sesi ne yazık ki eski delikanlılığında değildi kısık ve yorgundu. İstanbul’da Galata da tanıştığım mekânda çok etkilenmiştim duruşundan. 1968 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak için girişimde bulunmuş, o zamanki başbakan Demirel'e bir türlü ulaşamadığını, vatandaşlık başvurusunun o zamanki yetkililer tarafından "sen eskiden Osmanlı toprağı olan Tunus'da doğmuşsun, zaten Türk sayılırsın" denilerek sürüncemede bırakılmış, böylelikle juanito’nun vatandaşlık isteği bürokratik engellere takıldı. Türkiye'ye gelen ve halen Fransız vatandaşı olan Juanito, Türk vatandaşı olma hayâlini halâ içinde taşıdığını söylemişti. Çok etkilenmiştim.

-Fotoğraflarla o yüzleri anlatabilseydin bunlardan birkaç tanesi hangileri olurdu?
Derinliği olanları tercih ederdim sanırım. Özellikle Juanito ve Koço.

-Senin yüzünü tarif edebilir misin İstanbul'da?

Benim yüzüm İstanbul'un Adaları gibi. Geçmişte bir hikayesi olan ama şimdilerde o hikayelerle yaşamak ve hayatına giren yeni insanlarla bir şekilde ayakta durmaya çalışan. Hem sayfiye hem bir liman hem de bir tatil ama gelip geçici değil. Bir hikâyeyi okumakla yada başka bir hikayenin içinde kendini bulmak arasında belirgin bir bezerlik var. Ben kendimi tarif etsem de sen beni bambaşka görürsün. O yüzden bir insanın kendini tarif etmesi bence çok manasız birinin onu görmesi, okuması, onun hikayesinde onu bulması daha anlamlı geliyor bana. 

-Sonraki projeler kitaplar ve fikirlerin?
Rahmetli Gazeteci üvey babam Reha Mağden’in hayat hikayesini ve aşklarını yazmak istiyorum. Annemle tanışmaları ve yıllara yayılan aşk hikayeleri şimdilerde yaşıtlarım okusa umut verecek bir yazıt olurdu. Onu herkesin okumasını istiyorum, tanımasını, paylaşmasını. Belki bir kitapta onu anlatırsam sanki elime alıp okuduğumda ona bir yerim daha yakın olacakmış gibi geliyor.

www.aysetatlici.com

7 Eylül 2012 Cuma

Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak


Ben, ilk öyküsü Varlık dergisinde yayımlanan (1989) ve şanslı dergi kuşağında yetişen yazarlardanım. İlk yayım tarihi esas alındığında ise 23. yılı oluyor yazarlığımın, ki bu sayma işi artık daha eski kuşaklara özgü. Günümüzde yeni nesil kuşaklar artık okurlarına daha yakın olduklarından takipçileri, üyeleri ve yorumcularıyla "sayılıyorlar"...
Bu türdeki sayma işinin çöl olduğu zamanlarda 1997'de, günümüzün ruhuna yakın bir internet içerik ortamına girmiştim, çok iyi hatırlıyorum. İstanbul'daki ilk ikamet yılımdı ve o işi, çok sevdiğim bir yazar arkadaşım bana ayarlamıştı, sağolsun. Kadroya başvurudan itibaren iki sene sonra girdiğim Superonline şirketi, alan adından da anlaşılacağı gibi İngilizce olan adını dünyada önlerde yer alacak bir vizyonla, hem de Türkiye'den almıştı.
Şimdi, bir dakika, ben ne anlatıyordum, buraya nasıl geldik.
Bu hep başıma gelir. Çatallı bir anlatım tarzım vardır. Yazılı ya da sesli "konuşurken" çatalın ana dalından daha çok önemseyebileceğim bir canlı dalla karşılaşınca diplerde, ona takıldığımı hissederim. Böylelikle ana daldan kopunca konu ve bağlam da dağılır; hemen konuştuğum kişiden yardım isterim: "Ne anlatıyordum ben?" İşte o zaman da onun dinleme kapasitesini test etmiş olurum. Açık söyleyeyim bu testi çoğu dinleyicim (!) geçmiştir.
Şimdi de aynı şeyi yaşadım: Ne anlatıyordum ben?
Hemen yazının başlığına bakıp durumu düzeltiyorum. "Öykülerimden birisi bir gün mutlaka Hollywood'da film olacak."
Bu önerme yirmili yaşlarıma ait aslında. Yazarlık dünyası -ki 4-5 senedir edebiyat dünyası demiyorum, zira 40 yaşına kadar ustalarla arandaki blokaj mesafesinin adı edebiyattır, ustalar yakınlarında gençleri sevmezler ve onları uzak, ilgilerini yakın tutmak için bir edebiyat terimi yaratmışlardır ki bu terimde yazarlığın kimlik tarafı eksiktir, sadece yazmaya odaklı bir alan tarif edilir ve genellikle orada kaybolduğun için kimseye rakip olup korkutamazsın, ama aslolan yediden yetmişe kadar yarışmaktır elbette - ne diyordum, yazarlık dünyası o yıllarda isimlere dayalı olarak çok daha engebeli, sarp ve uçum uçum uçurumlardan oluşuyordu... Yeni yazarın önünde müthiş bir dekatlon yarışı var. Atletizmde olduğu gibi toplam on yarış da olsa, yarış çok, ama yaşça senden ileri olanın doğrudan senden iyi olduğu -sayıldığı değil, günümüzdeki gibi- bir stadyum vardı. Bir yarışma havası, şenlik, huzur ve heyecan yan yana... Atletizmin o birleştirici, kavrayıcı ve sağlık tarafı bütün yazarlara, okurlara sinmiş, hazmedilmiş ve kazanılmış ayaklarla kendi boylarıyla yürüyor herkes.
Yoksa bunlar 20'li yaşların o saf idealizminin büyüteci ya da 3D gözlüğü müydü...
20'li yaşlarda sen "dünyayı değiştireceğim" dersin, senden öndekilerse "önce yarışmalısın," derler... Ya da sen o anlamı çıkarırsın her söylenenden. Ne söyledikleri önemli değildir. Zaten dünyayı değiştirmek isteyen birisi öncelikle, kendi egosu dışında bütün diğer otoritelere karşı sağır olmak zorundadır. Ve elinde harita yerine reçete vardır. Birçok reçetenin içinden tek bir haritaya doğru yapılan o yolculukta belki de parkurun zorluğu, senin de güçlü, ama yeni olman böyle algılamanı sağlıyordur.
İtiraf ediyorum ki bunların hiçbirini o günlerde düşünmedim bile. Sadece öyküler yazdım. Yüzlerce öykü. Kafamın içine edepli birisi girmiş ve beynimi tutsak etmişti. Ondan kurtulamayacağımı anladığımda ona uyarak kurtulma planları yapmak için kandırdım onu öykülerle. Her öykü yazışımda daha da susuyor ve uyuyordu. Uyandığında ise daha çok acıkmış bir halde etime saldırıyordu, ben de kolu bacağı kaptırmamak için anlatmaya başlıyordum. Düz, sıradan hikayeleri pek sevmiyordu, bense şaşırtmayı çok seviyordum. Bunun hep böyle devam edeceğine inanmaya başladığım bir zaman geldi ve çok korkmaya başladım. Ben yavaş yavaş o olmaya başlamıştım. O ise anlattıklarımla maddeleşip ben olmaya başlamıştı.
İşte Anahtar Deliği, yani 2000'li yıllarda yazdığım ve öyküler buzdağımın görünen kısmı sayabileceğim ilk öykü kitabım, onun ben olduğu ve uyutulduğu dönemlerde yazıldı. Ama ben kimim hala bilmiyorum...

HALİL GÖKHAN

Devamı var: HOLLYWOOD'DAN GELEN İLK TEKLİF (yakında)

30 Ağustos 2012 Perşembe

Futbol Akşamlarının Yalnız Kadınlarına 22 Öykü

 

 
1 FUTBOL MAÇI 22 YALNIZ KADIN

22 Öykü... Her biri erkeklerinin hayatlarını sırtlanan kadınların sırt numaralarıyla isimlendirilmiş 22 maç...
22 futbolcunun kramponlarına, kafa şutlarına, vole ve frikiklerine bedel 22 Öykü...
Futbolu gerçekten seven kadın var mı?
Futbol maçlarını izlerlerken geride bıraktıkları kadınları üzen, belki de gerçekten sevindiren, onlara oynadıkları rollerden gerçek anlamda sıyrılıp "devre arası" molasına sahip olmalarına neden olan erkeklerin yazdırdığı 22 Öykü bunlar...
Yazarları kadın ama.
22 futboldan uzak kadın 22 futbol ve kadın öyküsü yazdı.
"Saha"nın her yerine yayılmış, futboldan arta kalan gerçek dünyaya tam pres uygulayan, soran sorgulanan ama bu kez başı dik ağlamayan öyküler.
Hepsi de futbol akşamlarında yalnız kalan kadınlara adandı.



ANUŞKA ŞAHİNER - O gece
AYCAN TÜRK - Yeşil saha mektupları
AYÇA BİLGE - Ten rengi çimenler
BESTE YURTKAL - Milli maç
CAN KARABURÇAK "Merhaba Yenge!”
DENİZ BÜYÜKUYSAL - Bir spor etkinliği
EMİNE EBRU - Ofsayta düştük 
ESRA E. KUTENGİN - Kırmızı kart 
ESRA MERCAN - Sabah sabah ofsayta düşen kız 
FİLİZ SELİM - Kapıyı çarptı ve gitti 
GÜL NAZ - Son 10 dakika aşkım
GÜLDEN AŞÇIOĞLU Futbol ve feminist irade ya da bu da mı gol değil be!
GÜLSER ERÇEL - Tutku 
IŞIL YÜCE - Kuşlar Uçuyordu
ÖZGE ÖZTÜRK - 45. Dakika
PEMBE AKGÜN - Ali ile Ayşe
SELCAN TÜRK - Aşkın ilk 11'i 
SELMA MAY - Kutsal derbi 
SELMA ALTINTAŞ BURSALIOĞLU - Çukur
ŞEBNEM ATILGAN - Tita 
YELDA KOŞAN - Stadyum 
ZEYNEP ZİŞAN - Ben onun o futbolun müptelası 
 

17 Ağustos 2012 Cuma

Daha az ağaç daha çok kitap ve yazar




Dünyada kağıt baskı kitap yayıncılığı son 50 senedir ofset baskı sistemlerinin tekelinde.
Bir kitabı ya da herhangi bir yayını basmak için, sayılı okur ve ilgili kitlesi olması gözönünde bulundurulması gerekirken halen bu sistemlerin öngördüğü binlerle ifade edilen baskı sayılarına mecbur bırakılıyor yayıncı ve yazarlar. Kimi yayıncılarsa, alışılmış kazanç ve gelirlerinden vazgeçmemek için bu matbaa tirajlarını değiştirmeye ve dönüştürmeye yanaşmıyorlar.
Gereğinden fazla kitap basmak daha çok ağaç kesilmesine yol açar. Ve bu, e-kitap teknolojisinin vaat ettiği "daha az ağaç kesileceğine" dair hesaplamaların çok üzerindedir. Dergi, katalog vs yayınları düşünürseniz dünyada her yıl maalesef trilyonlarca sayfa kağıt ve milyarlarca ağaç alıcısına, ilgilisine ulaşmadan çöpe, depolara gitmektedir. Bu ihmalde de tamamen bu sektörlerin başarısının, tiraj hesaplarının çok dışında kalması gereken bir parçasına, yani maliyet hesabına teslim olması yatmaktadır.
Bütün bunlar dışında bu yayınların gerçek eser sahipleri olan yazar, çevirmen ve editörlerin de vaat edilen tirajlar üzerinden sözleşmeler imzalamalarına karşın, gereğinden fazla basım sebebinin başı çektiği bir sorunlar zinciri yüzünden, elde kalan nüshaların fiyatlarının kelepir adı altında ucuzlatılarak ve bir alt piyasa oluşturularak sorgusuz sualsiz dağıtılması yüzünden eser sahibi emek ve hakları acımasızca katledilmektedir.

Ağaç yine tekrar dikilebilir, ama yazarlar ve başka birçok eser sahibi, tek yaşama süreci olan yayıncılık ve iletişim alanındaki bütün bu hesapsızlıkların ve sorumsuzlukları cezasını haksızca çekmekte ve sömürülmektedir.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Sanat ve Sanatçı Üzerine



Sanatçı kooperatifler üstüne yazmasın ama, başkalarının katlandığı acıları da uyuşturmasın içinde. Madem kendi düşüncemi soruyorsunuz bana, elimden geldiğince açık konuşacağım. Zamanımızda olup biten işlere sanatçı olarak karışmak zorunda değiliz ama, insan olarak karışacağız elbet. Sömürülen ya da kurşuna dizilen madenci, kamplarda, sömürgelerde yaşayan köleler, ezilen, cam çıkarılan dünya dolusu insan sürüleri sustuğu sürece konuşabilenlerin onların yerine konuşması, onlardan yana olması gerek. Ben, günler günü gazetelerde, kitaplarda bunca kavga yazılan yazdıysam, ortak savaşımlara katıldıysam, dünyayı Yunan heykelleriyle, ana-yapıtlarla doldurmak isteği değildi beni dürten. İçimde bunu isteyen bir insan yok değil, var. Düşüncemin yarattıklarını yaşatmaya çalışmak yapabileceğim en iyi iş de onun için. Ama, ilk yazılarımdan son kitabıma değin en çok, hatta belki gereğinden çok sürüklendiğim şey, yaşadığımız günler, nerde olursa olsun ezilen, alçaltılan insanlar oldu. Bu insanlar umutsuz yaşayamaz, herkes susar ve onlara iki türlü alçalmadan birini seçmek kalırsa, bütün umutlan yok olur, bizimki de birlikte. İnsan böyle bir duruma düşmeyi istemez, istemeyince de kulesine çekilip uyuklayamaz. iyi insan olduğu için değil, salt yaşadığı için istemez bunu. İçinden, kendiliğinden bir tepki duyar buna karşı, ya da duymaz. Duymayanları çok biliyorum ama, rahat uykularında hiç de gözüm yok.
Ama, bu demek değildir ki, sanatçı yanımızı toplumsal bir çeşit din dersi vermekle harcayacağız. Sanatçıya neden her zamankinden çok gereksinmemiz olduğunu başka yerde söylemiştim. Ama, toplum işlerine insan yanımızla katılırsak, yaşadığımız gerçek ister istemez söz söyleyişimizi etkiler. Söyleyişte de sanatçı değilsek, neyin sanatçısıyız? Yaşarken savaşçı olduktan sonra, yapıtlarımızda ıssız çöllerden, bencil sevişmelerden de söz etsek, yaşadığımız savaş içten içe bir titreşimle o çölü, o sevişmeyi insan sesleriyle doldurur. Her şeyi hiçe saymacılıktan kurtulduğumuz şu sırada, ne insanlık değerleri için sanat değerlerini budalaca hiçe sayarım, ne de sanat değerleri için insanlık değerlerini. Bence bu değerler birbirinden hiç ayrılmaz ve bir sanatçının (Moliere’in, Tolstoy’un, Melville’in) büyüklüğünü bu iki değeri dengede tutmasıyla ölçerim. Bugün, olayların baskısı altında bu iki değer arasında gergin bir durumda yaşamak zorunda kalıyoruz. Onun için nice sanatçılar bu gerginliğe katlanamayarak ya fildişi kuleye sığınıyorlar, ya da toplum dinciliğine. Ben, her iki türlüsünü de kaçamak sayıyorum. însan acılarına ve güzelliğe aynı zamanda hizmet etmeliyiz. Bunun gerektirdiği sabır, güç ve sessiz, gösterişsiz başarı beklediğimiz yeniden doğuşun dayanacağı değerlerdir.
Bir söz daha. Bu çabanın ne tehlikeli, ne acı yanları olduğunu biliyorum. Tehlikelere göğüs germekten başka çaremiz yok : Köşesinde oturan sanatçılar çağı geçti. Kırılmak, dünyaya küsmek de yok. Sanatçının kolayca düşeceği durumlardan biri kendini yalnız sanmaktır. Ona yalnız olduğunu bağıra bağıra söylemekten oldukça pis bir zevk alanlar da çıkıyor. Ama, aslında hiç de öyle değil; Sanatçı herkesin ortasında, bütün çalışan ve savaşanların ne üstünde, ne altında, onların tam hizasındadır. Yapmaya geldiği iş, baskı karşısında zindanları açmak, herkesin derdini ve sevincini dile getirmektir. Bu işte sanat, düşmanlarına karşı, kendinin kimseye düşman olmadığını göstererek haklı çıkar. Elbette sanat tek başına doğruluk ve
özgürlük getirecek bir dirilişi sağlayamaz ama, sanat olmadıkça bu diriliş biçimini bulamaz, bulamayınca da hiçbir şeye benzemez. Kültür ve onun gerektirdiği bağıntılı özgürlüğün bulunmadığı toplum ne kadar düzenli olursa olsun bir vahşi ormandır. Onun için de her gerçek sanat yaratışı yarın için bir müjdedir.

ALBERT CAMUS

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Evde çalışmanın modası çoktaan geçti...


Ama yine de
ESKİ VE KARAMSAR BİR HOME-OFFICER'DAN  (ev memuru) 10 TAVSİYE


-Pijama ve sabahlıkla sakın çalışma
-Mümkünse ayakkabılarını giy (galoşla)
-Toplantı ve randevularını hep dışarda yap
-Ev-ofisine DÖNMEYİ özleyeceğin imkanlar yarat
-Üzüntülerini asla ev-ofisinde yaşama
-Sevinçlerini orda YAŞA ama kutlamak için mutlaka dışarda ol
-Ev-ofisin kapısının arkasına şirket tabelanı as
-Hava kararmadan mutlaka dışarı çık ve yeniden içeri gir ışıkları yak
-Çalışma giysilerini mutlaka değiştir ev'e geçtiğinde
-Çok iyi uyu

22 Temmuz 2012 Pazar

"Kadınlar bilimkurgu sevmemekte haklılar..."

Yaptığınız hakkında düşünmeyi seven bir yazarsınız... ARAFOR da bunun en incelikli örneği, ne dersiniz?
Düşünceyi yoğururken biraz ara verip yaptığımız şey aslında nedir diye bakarız zaman zaman. Ben son dört yılda aylık zaman dilimlerinde kısa öyküler üretirken, üç öyküden birinde kadın kahraman yarattığımı farkettim. Kadın kahramanlar türeteyim diye çıkmadım yani bu yola. Neredeyse zihnim kendi seçti ilham konularını diyeceğim geliyor. ‘Aldı sazı eline’ derler ya, kadın kahramanlar öykünün direksiyonuna geçiverdiler. Doğal yönlenmeyle yazdım bu öyküleri.
Kadınların hayal ve fantezilerimizde lup fantastik kurgularda yeterince olamamaları durumu sizi neden bu denli endileşelendirdi ki Arafor'un çıkış noktası bu tam da... Dünyada genel olarak kadınların zayıf temsil edildiği alanlar, bazı istisnaları hariç çeşitli oranlarda hastalıklı, gergin ve sevimsizleşmeye eğilimli alanlardır.
Ben on yedi yaşından bu yana fizik, kimya ve matematik dersi verdim. Bilimde ve teknikte ileri gitmenin önkoşullarından biri kadının da bu hevese dahil edilmesidir. Erkek bir kişidir. Kadın iki, üç, dört… Bilimkurgu, gizem, fantastik öykü okuyan, bazen de yazan kadınları ve onların yetiştireceği çocukları düşündüm. Bilim toplumu hayalim var Türkiye için. Teknolojik çöplük olmakla yetinemeyiz. Bu tür öykülerin zihin enginleştirici, ufuk açıcı bir işlevi var.
Kitap çıkmadan önce kadın okurlarla yaptığınız okuma paylaşımlarından nasıl tepkiler sonuçlar aldınız?
Öykülerin bazıları dijital ortamda kendini test etti son üç dört yılda. Bunlardan altı tanesini 2009 yılında ‘K2rik ve Gece’ başlığıyla genç yazar arkadaşların teşviki ve girişimiyle Buzul Dünya sitesinde yayınladık. Arafor öykü seçkisinden önceki ışıklı bir duraktır.
Bunun öncesinde bir vesileyle konuştuğum kadın okurlarım örneğin Muska ya da Çözücü adlı romanlarımı bayılarak okuduklarını, ama aslında bilimkurgu, gizem, fantastik dalında pek fazla okumadıklarını söylediler. Bunu son yirmi yılda bayağı sık duydum.
Neden kadınlar bilimkurgu sevmezler? Matematikçi ve şair de olmazlar. İsterlerse yapabilirler. Kadınların tercihi değildir. Ve samimi söylüyorum, kadınlar bilimkurgu sevmemekte haklıdır önemli ölçüde. Şimdi isim vermeden söyleyeyim. Ünlü klasik bilimkurgu romanlarına bir göz atın. Büyük bir bölümünün dili kurudur, anlatım yüzeyseldir. İç düşünceler ve bilinç akışı cılızdır. Karakterler bir gölge gibidir. Arkaplan bilgiler yetersizdir. Öykü tüm gücüyle teknik bir yeniliğin şaşırtıcılığı üzerine yüklenmiştir daha çok. O yenilik zaman içinde demode olunca geriye tarihi bir esinti ve kayıttan başka bir şey kalmıyor. Daha yeni yapıtlarda da esas sevilenler ve zamana direnenler metinlerde toplumsal sorunlara, insan hallerine ve edebiyata önem verenlerdir.
Bu nedenle benim ana şiarım üç vitesliydi. İyi kurgu, kaliteli ve akıcı dil kullanımı ve şaşırtıcı (toplumsal ve metafik beklenti yüklü) alanların taranması. Öykülerimde elden geldiğince bu üç olmazsa olmazı yoğun vermeye çabaladım. Ve sonuç aldım. Kadın okuyucular giderek öykülerimin tiryakisi oldular.
-Arafor, SY Yazı Medeniyeti'nde yeni bir ülke ya da harekat... Devamı nasıl olacak?
Bazı öyküler uzun öykülere, romanlara evrilecek. Belki filmlere de. Şu anda temelini attığım ve dizi karakteri kazanmış öyküden romana evrilmiş çalışmalarım var. Hemen hemen hepsi basıldı. Bu seri yazımlarda kadın erkek bir arada teşkil edilmiş ekipler var. Bunlar genellikle genç karakterler. Bazen üç kuşak bir arada bile olmakta. Mücadeleci ekiplerde genç kızların, kız çocukların, genç kadınların ve yaşlı ninelerin etkin bir rolleri var. Bu çizgiden de devam edeceğim. En yeni ağır top romanım Ağrıyan’da altı karakter var. Üçü kadın. Denge kurmaya devam yani.
-Çok yakında bir SY Sözlüğü yayınlanacağını biliyoruz. Buna hazırlanıyorsunuz hatta... Kurgunun ötesinde, bu dünyanın içindeki gerçek diğer dünyaları da okuma, görme çabası mı Sy Sözlüğü'nün ortaya çıkışı?
Ben yeni bir kelime bulmak için çabalamam. Yazarken ya da düşünürken kendi kendine geliverir aklımın ucuna. Mesela son türettiğim kelime yazdığım en son öyküye başlık ararken bir anda çıktı ortaya. Demirzâr. Demir ile Zâr’ın füzyonu. Son Demirzâr adıyla Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlandı.
Tirildeme, Tirildetir, TÖHAF, İdeaot, Sezildem, Vehimiçi, Korkulobin vb. bunlar zaman içinde kullanım alanı buldu. Bir de aforizmatik zemberekle kurulmuş yüzlerce cümle var. Bazıları vezinle yazılmış duygusu veriyor bana. Lisedeyken fen bölümü öğrencisi olduğum halde, iyi bir edebiyat eğitimi gördüm. Uzun yıllardır yabancı bir dil faunasında yaşamamın yanı sıra bunun da izleri olmalı.
Kelimeler anlam taşıyan cılız eşekçiklere benzer. Ayakları tökezler, yan yana uzun bir süre (cümle teşkili için) duramazlar. Bu nedenle günlük dille çetrefilli bir meseleyi izah etmek zordur. Çeşitli yüzdelerde imkânsızdır da. Soyutun güzelliği. Soyutun dayanılmaz hafifliği de denebilir. Fizik kanunları, matematik formülleri, denklemler de evrenin muhtevası üzerine çok şey anlatır. Bu nedenle zorlama olmayan, eve ait olan yeni deyimler, kelimeler kavrama gücümüzü artıran bir işlev görür.