31 Ağustos 2013 Cumartesi

PARİS'TE BAZI SOKAKLAR NAMUSSUZDUR



PARİS'TE BAZI SOKAKLAR NAMUSSUZDUR
Honoré de Balzac



Namus davasından hüküm giyen adamlar kadar şerefsiz Paris sokakları vardır; bazı sokaklar soylu, bazıları namusludur; yeni açılan kimi sokağın ahlâkı hakkında halk henüz bir fikir sahibi değildir. Bazı sokaklar katil, bazıları kocasından dul maaşı alan ihtiyar kadınlar kadar yaşlıdır; saygı gören sokaklar, her daim temiz tutulan sokaklar, pislik içinde yüzen sokaklar, işçi, çalışkan, tüccar sokaklar vardır. Yani Paris sokakları, insanoğluna özgü özellikler taşır, görünüşleri ile karşısındakinde belli izlenimler uyandırırlar. Barındırdığı kötü arkadaşlıklar yüzünden asla oturmak istemeyeceklerinizin yanı sıra tüm gün içinden çıkmak istemeyeceğiniz sokaklar vardır. Montmartre gibi bazı sokakların baş tarafı ne güzel başlar ama aynı güzellik sonuna kadar gitmez. Paix sokağı geniş ve uzundur, ama Vendôme Meydanı'nda hüküm süren görkemden nasibini almamış olacak ki, Royal Sokağı’nın insanda yarattığı soyluluk hissini veremez. Saint-Louis adasındaki sokaklarda gezinirken sizi sarmalayan karamsarlığın hesabını, oradaki evlerin ve büyük köşklerin ıssızlığına, kasvetine sormak ge-rekir. Vergi toplayıcılarının, kanını emerek cesede çevirdiği bu ada, Paris’in Venedik’i sayılır. Bourse Meydanı geveze, cıvıl cıvıl, hafif meşreptir; bir tek sabaha karşı saat ikide ay ışığı vurduğunda güzel görünür: gündüz vakti Paris’in kısa bir özetiyken, geceleri eski Yunan’daki ozanların heykelleri-ne benzer manzaraları çağrıştırır. Traversière-Saint-Honoré Sokağı, rezil bir sokak değil mi? Burada içi kötülüklerle dolu, katları arasında günahların, cinayetlerin, sefaletin barındığı karşılıklı küçük evler bulunur. Kuzeye baktığından, güneşi yılda üç dört kez görebilen bu dar sokaklar, ceza almadan öldüren katillere benzer. Adalet Bakanlığı bugün buradaki olaylara karışmıyor ama eskiden Parlamento, bu davalarla ilgilenmesi için polis müdürünü buraya çağırmış ve en azından, bir zamanlar Beauvais Rahip Meclisinin geri kafalı mensuplarına yapılana benzer birkaç tutuklama da bu sokaklardan olmuştu. Bununla birlikte Bay Benoiston de Château-neuf bu sokaklardaki ölüm oranının diğerlerine göre iki kat daha fazla olduğunu ispatlamış bulunuyor. Söyle-nenleri bir örnekle özetlersek, Fromenteau Sokağı cani olduğu kadar da batakhane değil mi? Paris dışında yaşayanlar için anlaması güç bu gözlemler, Paris’in içinde gezip tozarken, saat başı değişen zevklere ulaşmayı beceren, ilim ve fikir, şiir ve zevk adamlarıyla, Paris’i tadına doyulmaz bir canavar olarak görenlerin mutlaka kolaylıkla kavrayacağı bir durum. Canavar, şu köşede güzel bir kadın görünümünde, biraz ileride zavallı bir ihtiyar, şurada iktidara yeni geçen hükümdarın bastırdığı bozuk paralar kadar taze; karşı köşede ise, modaya uygun zarif bir kadın misali… Yani tam anlamıyla bir canavar! Evlerin tavan araları, bir çeşit bilgi ve akıl dolu kafaları; ilk katları zengin mutlu mideleri; dükkân-ları ise gerçek hayatı temsil ediyor: yani para kazanmak için çalışan satıcıları. Ah! Bu canavar ne denli hareketli bir yaşam sürüyor? Balodan dönen son arabalar da içerideki yerle-rine çekilir çekilmez, canavarın kolları yavaşça silkinerek, şehre giriş kapılarında hareketlenmeye başlar. Görünmez otuz bin kadın ile erkeğin idare ettiği tüm kapılar aralanır, ıstakozun kollarına benzer menteşeler hareketlenir; bu hattın bekçileri, içine bir mutfak, bir işlik, bir yatak, çocuk odası ve bahçe sığan iki metrekarelik alanlarda yaşarlar; yer darlığından önlerini bile göremezken etrafta olup biten her şeyi görmeleri gerekir. Yavaş yavaş eklemler kıtırdar, canavar hareketlenir, sokak dillenir. Öğlen vakti her şey canlanmıştır, bacalardan duman tüter, canavar karnını doyurur; daha sonra kükreyerek binlerce ayağını oynatmaya başlar. Güzel manzara! Ah Paris! Kim senin bu loş manzaralarına, sokak aralarına sızan gün ışığına, sessiz çıkmaz sokaklarına hayran olmaz ki!
(...)

Türkçesi: Gül Kutluğ

(Yakında çıkacak Paris, Honoré de Balzac kitabından...)

27 Ağustos 2013 Salı

Kadınların En Çok Aldattığı Burçlar


Sadece kadınların geleceği merak etmesi durumu cinsel kimlikle ilgili değildir . Tarihe bakacak olursak birçok antik ve modern bilim adamının ve tabii bilim kadınının aynı zamanda astrolog olduğunu gözleriz. Çünkü astroloji farklı ve göksel bir bakış açısıdır.
Kadınların En Çok Aldattığı Burçlar
(Tadımlık)
Kadın astrolog erkek astrolog
Astroloji sezgisi denilen şeyin cinsiyetle bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum aslında. Bilgiyi sezgiyle birleştirebilmek kişiye özel bir yetenektir. Ve beyninin iki tarafını eşit kullanan kişiler bunu rahatça başarır. Sezgi dişil yönümüze ait olduğu için kadınların kendiliğinden bu alana kaymasında şaşılacak bir durum da yoktur. Avustralyalı kadın Astrolog Bernadette Brady, The Eagle and the Lark (Kartal ve Tarlakuşu) isimli çığır açan kitabında bilgi ve sezginin daima beraber gitmesi gerektiği vurgular. Astrolojide tekniği temsil eden kartal ile sezgiyi temsil eden tarla kuşu benzetmesi bunun için vardır. Kısacası astrolog-lar harita yorumlamak ve geleceği görmek için ya çok iyi bir kartala ya da çok iyi bir tarla kuşuna ihtiyaç duyarlar. İkisini dengelemek ideal yorumu getirir. 
Kadınların gelecek merakı
Sadece kadınların geleceği merak etmesi durumu cinsel kimlikle ilgili değildir bence. Tarihe bakacak olursak birçok antik ve modern bilim adamının ve tabii bilim kadınının aynı zamanda astrolog olduğunu gözleriz. Çünkü astroloji farklı ve göksel bir bakış açısıdır. Deneysel tedavilerin yıllarca teşhis edemediği ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar, astrolojik bakışla kolayca açığa çıkabilir. Ben bunu kendi danışanlarımdan birçoğunda ciddi olarak gözlemledim. Bir tanesi yıllarca tedavi gördüğü halde ağır depresyon yaşayan bir kadındı. Haritada depresyon kaynağı olabilecek çok kötücül bir açı kalıbının varlığını gördüm ve ona küçüklüğünde yaşamış olacağı bir travmayla ilgili sorular sordum. Aslında o açı kalıbı olayın saldırı olabileceğiyle ilgili fikir ve sezgi vermişti bana. Nitekim aile içi ensest ve tecavüz vakasının varlığı ve 10 yıl boyunca psikiyatrik tedavi almasına rağmen bastırılmış bir öfke o gün açığa çıktı. Danışanım o günden bir süre sonra evlendi ve cinsellikle ilgili korkularının bir kısmının üstesinden geldi. Bu şifalandırıcı bir etkiydi. Ama tabii ki biz travma tedavi etmiyoruz, amacımız bilgi vermek ve önümüzdeki yolun engellerini ve geçmişteki kilit noktaları aydınlatmak. Atalardan aldığımız genetik mirasın tanımlanmasına kadar astroloji çok ciddi bir bilgi kaynağıdır. Sadece gelecek yorumu için kullanma eğilimi astrolojinin fal ile karıştırılmasına ve gözden düşmesine yol açıyor maalesef. Çünkü kişiler şimdiye değil daima geleceğe odaklı yaşıyor. Oysa yarını yaratan bugündür ve bugünün sıkıntısı geçmişle ilgilidir. Önce kaynağı görmek ve hayata holistik bir bakış açısıyla bakmak lazım. 
Kadınlar önceden bilmek ister
Bu insanın tembel ve kolaycı yapısına ait bir durum. Kadercilik ve hazırlop gelecek vaatleri insanın içindeki korku ve endişeyi azaltıyor, ama bu bilgi değil "atmasyon"la yapılırsa sadece altyapısız bir vaat olarak havada kalıyor. İnsan yapısı gereği hep iyi şeyler duymaya, kötüyü reddetmeye eğilimlidir. Öteki türlü yorumu yapan kişi felaket tellalı olarak adlandırılır. Ancak kehanetin genelde iyilikten çok kötülük içermesi daha kolay bir yaklaşımdır. Korku en güçlü enerjilerden biri olduğundan birini ya da bir toplumu korkuya sokup felakete yönlendirmek de çok kolaydır. Bu şekilde değil kişiyi kitleleri bile yönlendirmek mümkündür. Nitekim dünyanın şu andaki hali nasıl yönetildiğimizi gösteriyor. Ancak bilgi karanlığı aydınlatabilir, dogmalar veya kurallar değil. Ama bilginin de vicdan ve sev-giyle ve özgür iradeye müdahale edilmeden verilmesi gerekir. Astrolojinin etiği de bunu içerir. Her şey zaten önceden yazıldıy-sa biz kukladan ya da robottan başka bir şey değiliz demektir. Ancak kadersel bir planın parçası olsak bile bazı şeyleri değiş-tirmekle yükümlüyüz. Astroloji geçmiş yaşamlara, ruhun yolcu-luğuna ve atalar genetiğine ışık tutan bir bilgi olduğundan hangi şartlarla dünya üstünde olduğumuzu bilmek ve ona göre hare-ket etmek şansı bize verilmiştir. Gene de bu da kişinin ruhsal kapasitesiyle ilgilidir. Birçok astrolog arkadaşım astrolojiyi öğrenirken konuyu hatırladıklarını da söyler keza ben de bu bilgiyi hatırladığımı biliyorum mesela. Konu geleceği bilmek değil büyük planı görmek, yetenekleri zamanında kullanmak ve zamanın kalitesini değerlendirmekle ilgilidir kısaca.

23 Haziran 2013 Pazar

Duran Ufo filminin ve Goglis Ne Demek kitabının yazarı Candan Selman ile söyleşi

-Goglis ne demek?

“Goglis Ne Demek?” kitabın adı olmakla birlikte aynı zamanda kitaptaki öykülerden birinin de adı. Öykünün başkahramanı küçük Ömer; karıncaları, kuşları ve ağaçları rahatsız ederken, goglisin ne demek olduğunu öğrenir ve elindeki sopayı, taşı bir kenara bırakıp, kelimeyi kendisini yalnız hissettiren yakın çevresine karşı bir silah gibi kullanır.  Goglisin ne olduğunu bilmek, gücü elinde tutmak, küçük Ömer’in saffında olmak demektir. Ama bunun dışında, ‘goglis ne demek?’ sorusunun cevabı aslında bütün öykülerin toplamının verdiği hissiyatta saklı. Kitabın kapağını kapatan okurun hissiyatı, belki de küçük Ömer’inkiyle aynı olacaktır. “Uy daha goglis ne demek bilmiyler babaanne!...”

-Kısa yazı geçmişiniz?

Masal dinlemeden uyuyamayan bir çocuk olarak, okumayı söktükten sonra kendi hikâyelerimi kendim okudum. Sonra hep özendim. Okuduğum kurgular karşısında büyülendim. Ben de yazacağım dedim. İlkokulun ilk yıllarında bir defter edindim yazmak için. Hala durur o defterim. ‘Bit’ adında bir öyküm var. Okullarda çocukların kafasında eğitim alarak, kendilerini geliştiren bitler, dünyayı ele geçiriyor. Sonraki yıllarda biraz korktum sanırım hikâyelerden. Kendime döndüm. Günlükler doldurdum. Sonra kendimi yazdım, sonra çevremi yazmaya başladım sonra korkuyu attım ve tekrar dünyayı ele geçiren bitlere selam çakıp, öyküler kurgulamaya başladım. Dergiler ve sanal ortamdaki edebiyat siteleri reaksiyon almak ve ne yöne gideceğini kestirmek adına kalemime yardımcı oldu.

-Ada nedir sizce?

Heybeliada’da doğup, orada büyümüş ve yirmi yılını orada geçirmiş biri olarak, ada benim için ev demek. Ev kelimesinin içi pek çok kavram ve duyguyla doldurulabilir.  Adada yaşamak dışarıdan günü birlik kaçamak yapmaya benzemez. Kaçamazsın adadan. Ada peşini bırakmaz. Bir yandan özgürlüktür ada; bağıra çağıra şarkılar söylersin çamların altında, at koşturursun orada burada, bir yandan tutsaklıktır; bir lodos olur, başın tutar kıpırdayamazsın hiçbir yana. Ama adalılar, uzak da olsa adalarından bir takım tutar gibi görünemez halatlarla bağlıdır iskelelerine. Nüfusu ne kadar olursa olsun ıssızdır her ada. Ama her adalı, adanın keyfini çıkarmak için elinden ne geliyorsa onu yapar. “Halki To Putanaryo” adlı öykümde sık sık tekrarlandığı gibi  ‘çünkü ada çok sessiz eğlence gerek.’

-Ödül almak nasıl bir duygu?

Ödüllendirilmek keyifli bir şey. Yazılıdan iyi not almaya benziyor. Orhan Kemal sevdiğim bir yazar, adına düzenlenen Orhan Kemal Öykü Yarışması da “Goglis Ne Demek?” öykü dosyamın okunması ve Candan Selman isminden çok, öykülerimin adının duyulması bakımından önemliydi benim için.

-Eskiden bütün genç yazarlar aynı zamanda yeni de olurdu ama şimdi genç yazarlar yayınlandıkları andan itibaren bir tamamlanmışlık hissi de veriyorlar... sizin gibi...

Bir kitap çıkarmak ‘maliyetini karşıla basalım’ damarını saymazsak uzun ve meşakkatli bir süreç. Dergiler bu bağlamda çok mühim. Edebiyatın mutfağı. Altını üstünü çevire çevire dergilerde pişmek, yarışmalara katılmak, sanal edebiyatta kafa göz yararak var olmaya çalışmak mühim. İnsan arkasında kara bir leke bırakmak istemiyor. O yüzden de ilk kitap artık tamam çıksın dediğin noktaya vardığında ve kendi duruşuna uygun bir yayınevi seni görebildiğinde, kitabına bir yuva bulduğunda her ne kadar yeni bir yazar gibi gözüksen de aslında uzun bir serüvenin sonuna da gelmiş oluyorsun bu yeni başlangıçta. 

-Son günlerde ses getiren ‘Duran Ufo’ kısa filminin hikâyesini de siz yazdınız. Biraz anlatır mısınız?

Sadece durarak sessiz bir tehdit oluşturan yapılar, sinema binaları, heykeller, ağaçlar var bu ülkede. Yıllardır belki de orada duruyorlar, kimseye bir zararları yok. Hatta çevrelerine yaydıkları güzellikler var. Ama nedense bir tehdit gibi görülüp, müdahale edilmek isteniyor. Gökyüzünde bir anda beliren ve  durma süresi arttıkça bir tehdit olarak algılanmaya başlayan bir ‘duran ufo’ merkezli gelişti hikâye. Gündemin gün be gün değişmesi ve değişirken bir önceki gündemin önemini yitirmesi ve bu yönde ülkede değişim gösteren duygu ve eylemler de hikâyeyi şekillendiren öğeler oldu. Kısa filmimizi biz sevdik, sanırım insanlar da sevdiler.

-Yeni projeler çalışmalar var mı?

Bir süredir üzerinde oynadığım bir roman var. Ama ben oynamayı severim. Oyunu ne zaman bitiririm tam bilemiyorum. Bunun dışında öyküler toplamaya ve onları hizaya sokmaya çalışıyorum. Çoğu haylaz, yerlerinde pek durmuyor.


Goglis Ne Demek? from themanproduction on Vimeo.

DURAN / Kısa Film 2013 from themanproduction on Vimeo.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Kaldırımların altında ne vardı?




1968 Mayıs Olayları

1968 Mayıs Olayları her şeyden önce eşi görülmemiş bir öğrenci ayaklanmasıdır. Bu olay, ABD’de doğan bir uluslararası kriz sırasında patlak verdi: 1964 Eylül'ünde Free Speech Movement, Berkeley Üniversitesi’nde Vietnam Savaşı’na karşı protesto gösterileri başlattı. Ama Fransız olayı tamamen özel bir nitelikte ortaya çıktı: hareket, Fransa’da başka ülkelere göre daha yaygın ve daha heyecan verici bir şekil aldı; özellikle üniversite öğrencilerinin ayaklanması grevlere ve yaygın bir toplumsal bunalıma yol açarak devlet üst yönetimini tehlikeye soktu.

Fransız Mayıs'ı’nın üç bunalımı

Mayıs Olayları’nın habercisi olan ilk karışıklıklar 1963’in başında Paris’te Nanterre Üniversitesi’nde meydana geldi. Paris’in batı banliyösünde çok büyük bir gecekondu mahallesinin ortasında kurulmuş olan bu kampüs l963’te Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde ortaya çıkan sıkışıklığı gidermek için açılmıştı; Nanterre’de ki bu üniversite siyasi kaynaşmaya ve aşırı sol hareketlerin gelişmesine uygun bir yer olarak kendini gösterdi; bu aşırı sol hareket kapitalist toplumun çarklarından biri olarak değerlendirilen üniversite kurumuna karşı ayaklanmayı önerdi: Daniel Cohn Bendit 22 Mart Hareketi’ni başlattı. Nanterre’deki olayların birbirini izlemesi üzerine 2 Mayıs'ta üniversite kapatıldı. Bundan sonra karışıklık Paris’in merkezine sıçradı; basit bir olaylar dizisi olan bu durum bir ulusal bunalıma dönüştü.

3 Mayıs'ta Sorbonne’un avlusunda öğrenciler tarafından düzenlenen protesto mitingini dağıtmak için polis kaba kuvvet kullanınca bütün denge alt üst oldu. Bastırma hareketi (500 tutuklama) öğrenciler arasındaki “çılgın” militan azınlıkla dayanışmaya yol açtı. Mayıs bunalımı Paris’in ortasındaki merkez üniversitenin yanı başında Quartier Latin’in sokaklarında başladı. Barikatlar, kaldırım taşları, molotof kokteylleri, polis kuvvetlerinin karşı saldırıları, coplar ve gözyaşartıcı bombalar: çatışmalar günden güne büyüyordu ve çevredeki radyoların dinleyicileri tarafından doğrudan izleniyordu. UNEF (Jacques Sauvageot’nun başkanı bulunduğu üniversite öğrencileri sendikası) tarafından yönlendirilen hareket liselere kadar yayıldı. Liselerde eylem komiteleri oluşturuldu.

10 Mayıs'ı 11 Mayıs'a bağlayan gece (“Barikatlar Gecesi”) hareket doruk noktasına ulaştı. Öğrencilerle polis arasında sert sokak çatışmaları meydana geldi: arabalar ateşe verildi, kaldırım taşları söküldü, vitrinler kırıldı, yüzlerce kişi yaralandı. Ulke şaşkın bir haldeydi. 0 zamana kadar okulun duvarları arasında kalmış olan öğrenci ayaklanma kamuoyunun sempatisiyle karşılaştı:

13 Mayıs'ta sendikalar polisin zor kullanmasını protesto etmek için öğrencilerle birlikte gösteri yaptılar. Bunalım artık yeni bir boyut kazanmıştı, ertesi gün, kendiliğinden ve hiç beklenmedik bir biçimde grev dalgası patlak verdi: öğrenci ayaklanmasının ardından gerçek bir sosyal bunalım geldi.

Öğrenciler sonu gelmez “genel kurul”larını toplar ve dünyayı ateşli tartışmalarla yeniden kurarken, düzenli grevlerden ve sonuç getirmeyen görüşmelerden bıkkınlık getirmiş olan işçiler patronların uzlaşmaz tavrına daha sert bir biçimde karşı çıkmayı kararlaştırdılar. 24 Mayıs akşamı, Nantes banliyösündeki Sud Aviation işçileri fabrikalarını işgal ettiler ve fabrikanın müdürünü rehin aldılan 15-16 Mayıs'ta grev Renault’un Cléon ve Sandouville’deki (Seine-Maritime) ve Flins’deki ve Boulogne-Billancourt’daki fabrikalarına yayıldı. 22 Mayısa kadar hareket giderek genişledi. Ülke 7 milyon grevciyle felç oldu.

Nihayet olayın ciddiyetini kavramış olan iktidar bu duruma tepki gösterdi. General de Gaulle tarafından yapılan referandum ilanı hiçbir sonuç getirmedi. 24 Mayıs'ta Başbakan Georges Pompidou görüşme isteğinde bulundu. Hükümet, işveren ve sendikalar arasındaki görüşme 27 Mayıs'ta önemli tavizlerle sonuçlandı. Asgari ücret yüzde 35, diğer tüm ücretler yüzde 10 artırıldı, haftalık iş saatleri süresinin indirimi sözü verildi. Ama Grenelle uzlaşması işçi tabanını tatmin etmedi: uzlaşma geleneksel olarak GGT (İşçi Sendikaları Konfederasyonu) tarafından savunulan klasik ücret artırımı taleplerini ön plana çıkarıyordu, buna karşın grevciler daha ziyade iş ilişkilerini değiştirmek ve işletmedeki iktidarın yapısında söz sahibi olmak istiyorlardı. CFDT (Demokratik İşçi Sendikaları Konfederasyonu), patronlar karşısında ücret artırımı talepleri diğerleri kadar ortaya koyamadı. Patronlar, maddi tavizleri daha az tehlikeli buluyorlardı.

Grenelle uzlaşmasına rağmen grev devam etti. İşler çıkmaza girdi. İktidar ne yapacağını bilemez bir durumdaydı.

Ne Mayıs Hareketi, ne de sol partiler inandırıcı bir çözüm önerebildi. Bir tarafta UNEF’e (Üniversite Öğrencileri Sendikası) bağlı öğrenciler PSU (Birleşik Sosyalist Parti) ve GFDT ile Gharlety stadyumunda 27 Mayıs'ta bir miting düzenlediler. Mitinge 30 bin kişi katıldı. Bununla birlikte bunalıma devrimci bir çözüm sağlanamadı. Üstüne üstlük sol kesimlerin arkası kesilmeyen talepleri ve özellikle kendi kontrolünde olmayan bir hareket karşısında son derece kuşkulu olan Fransız Komünist Partisi’nin açıkça ortaya koyduğu muhalefetiyle karşı karşıya kalındı. Geleneksel sol partiler, yalnızca klasik çözümler öne sürdüler: geçici bir hükümet, yasama meclisi ve başkanlık seçimlerini öne almak gibi. François Mitterrand’ın Sosyalist Partisi ile Waldeck Rochet’in Komünist Partisi arasındaki rekabet anlaşmalarını engelledi.

Boş laf ve iktidarsızlık 28 Mayıs'ta solun patenti oldu. Mitterrand cumhurbaşkanlığı için adaylığını ilan ederken öğrenciler ve grevciler "toparlanma" çığlıkları atıyorlardı. Kamuoyunun kaygılarından yararlanacak bir karşı güç için meydan boştu.

Karşı saldırı görkemli bir dram görüntüsüne büründü: 29 Mayıs'ta General de Gaulle ortalıkta yoktu, kaybolmuştu. Anormal bir şaşkınlık vardı. Ve 30 Mayıs'ta sürpriz dönüş gerçekleşti. Aşırı dramatize edilen bu dönüşle General de Gaulle meclisin feshini ve seçimleri ilan etti. Sonunda ülke ele geçirilmişti, büyük bir rahatlama oldu. De Gaulle bir gün önce gerçek bir yılgınlık mı yaşamıştı? Baden-Baden’e gidip General Massu ile görüşerek ordunun müdahalesini mi düşünmüştü? Bunun ince bir siyasi manevra olduğu da düşünülebilir: önceden planlanmış psikolojik bir şok yaratmayı amaçlayan bir "kaybolma" .

Ne olursa olsun 30 Mayıs bir dönüm noktasıdır. Seçimlerin gündeme gelmesiyle bunalım yeniden siyasetin geleneksel yollarına döndü. De Gaullecüler tarafından Champs -Elysées’de düzenlenen büyük gösteri kesin bir alternatifi olmayan yorgun ve endişeli bir kamuoyunun dönüşünü ilan etti.

Sol hazırlıksız yakalanmıştı: eğer aşırı solcular bu "aptal tuzağı seçimler"i istemeselerdi geleneksel partiler onların isteklerini reddedemeyeceklerdi; ama seçimi istemekle inisiyatifi kaybettiler. Yeniden işbaşı yapılması yavaş gerçekleşti. Haziran’ın ortasında Flina’de ve Sochaux’da hala çatışmalar devam ediyordu. Çok sayıda grevci kendini aldatılmış hissediyordu, ama birbirlerinden kopuktuları 23 ve 30 Haziran seçimleri sağ hükümete ezici bir çoğunluk sağladı. De Gaullecüler yapay bir komünist " komplo" su ve kargaşa korkusunu yaydılar. Hareket sona erdi. Haziran Mayıs'ı toprağa gömdü.

Toplumsal nedenler

Mayıs Olayları’ndan geride kalan şey küçük sol grupların (Troçkistler, Maocular ve diğer fraksiyonlar) öfkeli imajı, parlak devrimci sözleri ve boş laflarıyla taşkınlıkları oldu. Ama eylemlerden yana olmak her şeyi açıklamıyordu. Çok daha önemli olan üzerinde filizlendiği şu çürük topraktı: patlamanın eşiğindeki bir eğitim sisteminin derin bunalımı.

"Otuz yıllık" mutlu kalkınmanın esenliği içinde olan Fransa 10 sene zarfında lise ve üniversite öğrencilerinin üç kat arttığını gördü. Öğrenci sayısındaki bu patlama bir anda gettoların bulunduğu banliyölerde alelacele yeni fakültelerin kurulmasına, yedek ve geçici statüdeki asistanlarla yeni eğitimcilerin göreve getirilmelerine yol açtı. Bu da üniversitenin yapısının doğal gelişimi dışında gerçekleşti. Asil hocalar kendi egemenliklerini yürütüyorlardı. Eğitim sistemi öğrencilerle kendi arasına mesafe koyuyor ve onları pasif bir duruma sokuyordu. Mayıs Hareketi liderlerinden asistanlar sendikası yöneticisi olan Alain Geismar’ın olayların içinde yer alması üniversitedeki bozukluktan kaynaklanıyordu. Buna bir de öğrenciler için öğrencilik sonrası iş bulma konusunda kaygılar eklendi: tıkanmış ve sosyal açıdan değer kaybetmiş olan edebiyat fakültesinde (özellikle de sosyoloji ve psikoloji bölümlerinde) öğrenci sayısı son derece artmıştı. Nihayet 1967’de Fnuchet reformunun uygulanışı seçimi güçleştirmişe benziyordu. Öğrenciler işsizlikten kaygılanıyorlardı: yönetici sınıfların mirasçıları mevkilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydılar; çoğunlukta olan orta sınıf kökenli öğrenciler diplomaların kendilerine sağlaması gereken sosyal yükselmeyi elde edemeyecekleri kaygısına kapılmışlardı. Kaygılı üniversite çevresi "burjuva üniversitesi" nin geçersizliğini ilan eden bir yer haline dönüştü.

Genel olarak, gençlik, hâlâ geleneksel değerlerle biçimlenen ve gençliğin özlemlerine kapalı bir toplumda kendi yerini bulmakta güçlük çekiyordu. Entelektüel gençlik içinde bu tedirginlik UNEF tarafından dile getirildi. UNEF Cezayir Savaşı’na karşı oluşturulan, siyasallaşma denemesi olarak kalan, Sosyalist Parti’ye yakın, aynı zamanda da öğrenci örgütlerinin genel bunalımıyla biçimlenen öğrenci sendikasıydı: 1965’te Hıristiyan Öğrenci Gençliği (JEC) Katolik Kilise makamlarıyla çatışmaya girdi.

Bu özel talepler daha geniş bir toplumsal hareketin fitilini ateşleyebilmişse bunun nedeni bu taleplerin toplumsal gerilimin yankılanması olarak ortaya çıkmasıdır. 1 964’te Maliye Bakanı Valdıy Giscard d’Estaing tarafından uygulanan "stabilizasyon planı" genel bir duraklama yarattı. 1964-1966 yıllarının durgunluğu gelişmeye ve alım güçlerinin yükselmesine alışmış işçileri hoşnutsuzluğa düşürdü. 1967 yılı 300 000 işsizle hiç de parlak bir yıl değildi. Mayıs 1968 böylece iki temel merkezi sendika olan CGT ve CFDT arasında 10 ocak 1966’da imzalanan eylem birliği antlaşmasıyla desteklenen ve gittikçe gelişen işçi mücadelesi içinde yer aldı.

1968 grevleri ücret artınını taleplerinin önemi açısından önceki grevlerden ayrılıyordu. İşçiler, patronların küçümseyici ve otoriter tutumlarından kurtulmak istiyorlardı, "Işte daha fazla saygı" istiyorlardı. Yerleşik hiyerarşilerin ve otorite prensibinin bu özgün ve yepyeni reddi, özellikle, bilgili, kendilerinden öncekilerine göre daha yüksek eğitimli olan ama tam anlamıyla düzene entegre olmamış, "Mayıs ruhu" içine kolaylıkla giren genç kalifiye işçiler tarafından formüle edildi: bu genç işçiler, saygınlıktan, eşitlikten, özyönetimden söz ediyorlardı ve grevlerde inisiyatif sahibiydiler. İkinci özgünlük ise bu harekete memurların da katılmalarıydı. İşyerlerindeki mühendisler, memurlar, teknisyenler giderek artan bir sayıda tüm yetkileri en iyi biçimde kullanan modern katılımcı yönetimi savunarak eski otoriter emir-komuta üslubunu yeniden eleştiri konusu yaptılar.

Mayıs hareketinin yorumları

Mayıs olaylarından geriye, "Hiçbir şeye aldırmadan keyfinize bakın" , "Yasak yasaktır" şeklindeki cüretkar sloganlar hareketin oyunu andıran atmosferi; konuşmanın ve seksin özgür kılınması; ütopyanın ve düşün filizlenmesi kaldı. Bu hazcı ve bireyci tutum, aynı zamanda Leninci ilkelerden esinlenmiş söylevlerle ve Enternasyonal Marşı eşliğinde yapılan geçit törenleriyle çelişki yaratıyordu: Mayıs Olayları’nın ilgi çekici, tuhaf anlam belirsizliğiydi bu.

Raymond Aron bu olayda bir ateşli hastalık nöbetini, bir psikodramı, uzun zamandır bilinçaltına itilmiş içtepilerin dışavurumunu görmek istedi. Görkemli ve anonim üniversitelerde, hayal kırıklığına uğramış bir kalabalık oluşturan öğrenciler ilkel Marksizmin yaldızlı parlaklığını taklit ederek “devrimi oynadılar”. Eskimiş bir kitle psikolojisi anlayışla yapılan bu açıklama çocuksu ve tehlikeli olarak değerlendirilen bir harekete karşı açık bir düşmanlık gösterisiydi. Nihayet grevler, ücretlerin dondurulması ve işsizliğin artışından ileri geliyordu.

Bu nokta üzerinde, Raymond Aron, FKP’nin CGT’nin ve nazik sosyal dokulu bir ülke imajı çizerek Mayıs 1968’i uzun sosyal çatışmalar listesi (1906, 1919-1920, 1936, 1947, 1948, 1953) içine alan bazı toplumbilimcilerin tahlilleriyle birleşti. Oysa yeni oyuncuların varlığını hesaba katmak gerekiyordu. Bu yeni oyuncular memurlar, üniversite öğrencileri ve liselilerdi.

Esasen Mayıs Olayları yeni tip bir kültürel ve sosyal hareketti. Bir yandan tüketim toplumunu ve insanların mutluluğundan çok finansal verimliliği düşünen üretim ideolojisini reddetti; eşyalarla sağlanan yabancılaşmayı ve sürekli olarak yeni ihtiyaçların yaratılması çabalarını tepkiyle karşıladı. Ote yandan geçmiş ten miras kalan disiplinlerin ve hiyerarşilerin katılığına karşı bireyin gelişmesi ve mutluluk hakkını yüceltti. Böylece ailede, okulda, işyerlerinde, devlette, kiliselerde, bütün örgütlerde ve sosyal yapılarda hâkim olan otoriter model, bürokratik emir-ko muta üslubu yeniden tartışma konusu oldu. Bireyselliğe, her insanın öznelliğine verilen öncelikte Mayıs 1968’in bütün bakış açılanna bağlı ortak bir öğe bulunuyordu. Bu nedenle eski talepleri ileri süren yapılar, bu yeni hareketle uyum içinde değildiler.

Mayıs ayaklanması kısa vadede başarısızlığa uğrasa da azımsanmayacak derin bir etki bıraktı. Edgar Faure Yasası yeniden biçimlenen üniversitelerde katılımı başlattı. Sendikalarla ilgili yasa, ücret ilişkilerinde hafif bir değişikliğin yolunu açtı. Siyasi planda, Mayıs Hareketi yaşlı General de Gaulle’ün otoritesini yok etti; generalin 1969 Nisan'ındaki referandum başarısızlığından sonra ortadan çekilişi bir bakıma bu hareketin bir başka sonucu sayılabilir. Solda, bunalım silahı ateşledi; 1972’de Sosyalist Parti’nin yeniden doğuşu ve Sosyalist Parti ile Komünist Parti’ nin 1974’teki ortak programı hep bu ateşlemelerin sonucuydu. François Mitterrand’ın 1981’deki zaferi bu durumun ileriye akseden sesiydi. Aynı şekilde feminist ve ekolojik hareketler Mayıs Hareketi’nin sonuçları ve devamıdır. Yeni davranışların doğuşunu sağlayan 1968 bunalımı devrim yerine Fransız toplumunun modernleşmesine katkıda bulunmuştur.

4 Aralık 2012 Salı

ELVEDA EDEBİYAT !




Elveda edebiyatı

Burada yollarımız ayrılıyor. Daha önce gözlerimizdin. Kulaklarımız. Gerçek görüntüler ve seslerde olmadı asla aklın. Sanat yapmaya kalktın. Sesimizi çıkaramazdık. Sesimizdin de.

Kendi yansımalarımı şimdi tam olarak duyabiliyorum. Yazıyı da senin elinden aldım. Şimdi ben bütün gözlemlerimle yazınca ses ve renkler akıyor okumalardan. Bazen daha cafcaflı, kimi zamansa çok daha özgür; kafiyesiz, kifayetsiz, ama benzettiğim şeyler hiç olmazsa bana benziyor.
Dünya yolculuğumuzda hiçbir zaman istenmeyen yolcular olmadı. Gerekmeyenleri gerekliliklerle, istenmeyen soruları gerekçelerle kendi yollarına gönderdik. Şimdi senden uzaklaşırken, pişman olacak bir yere gitmemizi engelleyen kutup yıldızının daha da parladığını ve bu ışığa bizim de katkımız olduğunu gülümseyerek anlıyoruz.

Kutup yıldızına bakınca unutuyoruz, son zamanlarda kör ve sağır olduğunu. Aynı daire etrafında sürekli dönerek, cümleler kurmadan noktalar koyduğunu.
Tanrı, yaşlandığını unuttuğunda tanrılaşır, ama sen kendini tanrı yerine koyduğunu hatırlamadan nasıl unutursun insanı?
Sonun Şiir'le geldi... Sadece izledi Şiir seni, pek bir şey yapamadı. O ki sözün Azrail'i ve İsrafil'i; bir zamanlar eteklerine yığdı simya ovalarını; hülyalı serapların şaraplarından tattırdın bize; cennet şarkılarıydı sanki gördüğü rüyalar ve yapayalnızdık gökkubbe altında. Ve sen evrenin şiiri yerine muktedirlerin beyhude esinlerini saldın ova, çayır, vadi ve bir ırmak gibi kuruttun, batmadın oysa bir güneş gibi unutulmanın ardında.

Şimdi herkes, sana vedanın bir kafa karışıklığı yarattığını kabul edercesine hala her şeye edebiyat demeyi sürdürüyor.

9 Kasım 2012 Cuma

EY BOŞ BULUT SÖZÜM SANADIR

EY BOŞ BULUT SÖZÜM SANADIR


Kültürümüzün tek sorunu sanatçının nitelikli olarak sömürülmesi mi?


Son yıllarda kitaplı kültür dünyasının üzerinde hayalet bulutlar geziniyor. Bir bulutun en şanssız halini taşıyan bu bulutlar, yağmur bırakmadıkları halde ışık getiriyorlarmış gibi yaparak çıkardıkları 40 ampullük şimşeklerle atmosfere boş kaygılar, korkular bırakıyorlar aynı zamanda.
Yine de umut işçiliğine soyunmamız en doğru yol. Birileri bir şey satacak diye illa ki sanatçının, yazarın cebine el atmaları mı gerekiyor ya da onların desteklerini cami avlularına terk etmeleri mi?
Van depreminde ortaya çıkan bir gerçek, durumun ağırlığını bir kez daha ortaya koyuyordu: Bir yazar adayı, İstanbul'dan Van'a yardım kolisi içinde gönderdiği nevresimin içinde "kitap parası"nı unutmuştu. Haber hemen basına yansıdı ve para geriye sahibine gönderildi.
Bir fırıncıdan ekmek alır ve para ödersiniz. Ekmekçi size para vermez.
Bir çiçekçi kadınla uzun pazarlıklar yapar en uygununa çiçeğinizi alırsınız, çiçekçi kadın o kadar pazarlıktan sonra size neden para versin ki?
Peki durum, bütün dünyada en pahalı sektör olan kültüre gelince ülkemizde neden külahları değişiyoruz? Neden haklarımızın düzeni konusunda bu denli bilgisiz, görgüsüz ve istilalara açığız? Tamam biz davet etmiyoruz, sanatsal emeğimizi ucuza satalım, ürünümüzü yayınlamak için cebimize davranalım demiyoruz, ama birileri var ki onlar kara bulutlarla tepemizdeki ışık kaynağı güneşi, her şeyin anlam rengini ve renklerin anlamını veren bu büyük kuşatıcıyı geçici olarak engelliyor.
Bunlar ara ve kara dönemlerin akbabaları mutlaka, her zaman olmuşlardır olacaklardır da... Tarih de yarına kalmayış da geçicilik de en az beceriksizlik ve yeteneksizlik kadar onların en büyük cezaları...
Gerçi şu var: Yayınlarını destekleyen, yani kendi parasıyla eserlerini neşreden kişilerin de sanatsal anlamda çok yetenekli ve yarına kalma potansiyelinde olmadıkları da istatistiklerde açığa çıkan bir gerçek. Kültürümüzün tek sorunu bu mu? Sanatçının nitelikli olarak sömürülmesi mi?

Ben o 10.000'de bir geleni arıyorum

Çok oluyor, Fransa'da sadece Fransız yazarların eserlerini basan ve çok ödüller alan, yayımladıkları kitapları çoksatanlar listelerine sokan bir yayıncı, sorulan bir soru üzerine yayınevine yılda en az 10.000 tane dosyanın geldiğini, yayın ilkeleri doğrultusunda sadece 1'ni yayımlayabildiklerini söylüyordu.
Peki ne demek istemiş olabilir bu yayıncı şimdi?
Fransa'dan iyi yazar çıkma ihtimalinin 10.000'de 1 olduğunu mu? Yayınevlerine yılda (ki bu günde 25-30 dosya anlamına geliyor) 10.000 dosya geldği için çok tercih edilen bir yayıncı olduklarını mı? Yoksa Fransa'da çok kitap yazıldığını mı?
Türkiye'de böyle bir rakam olsaydı eğer -ki kadrolara oranla hemen hemen aynı katsayıda Türk yayıncılarının da başlarının ağrıdığını söyleyebiliriz- kimileri eminiz bardağın "dolu" tarafını görür ve 9999 dosyaya gözünü dikerdi. Hem de o 9999'un gelişme, ilerleme şanslarının bulunduğunu, zamanla iddia ve hırslarını kazanıp yeteneklerini bileyebilme şansları olduklarını düşünmeden...
Ne yazılan her kitap yayınlanmak zorundadır ne de yayımlanan her kitap iyi olmak zorundadır.
Keşke Kültür Bakanlığı'nın diğer bakanlıklar gibi zorunlu standartları olabilse; kaldı ki aynı bakanlık nerdeyse bu anlama gelebilen bürokrasi duvarlarıyla da ünlü. Bu konuya da br başka yazımızda kesin olarak geleceğiz.

Orhan Pamuk bile beşinci kitabında istediği üne ulaştı.
Ve sanırım sekizincisinden sonra Nobel kazandı. Velhasıl onuncu kitabından sonra başlara dönmeye aday neredeyse...
Ama Orhan Pamuk asla kitaplarını kendi parasıyla bastırmadı. Ve birçok yazar da bu raddeye geldiklerinde yayıncılık yapmaya başladılar ve bir yazardan daha fazla kazandılar kendi kitaplarından doğal olarak.
Kültür tarihimizde, yazar ve yayıncının üstünlüğünden çeşit üstünlüğüne giden bir kitap sektörü dönemindeyiz ne yazık ki. Hemen her yayıncının her türlü kitabı ve yazarı var. 30 sene öncesinin ideolojik kırılmalarının ve kopuşlarının sonrasında yeniden kendini başlatan kitap yayıncılığında başrol yazar ve aydınlardaydı. Siyasi ve insani açıdan çok kötü bir dönem olmasına rağmen bu ağır dönemi Türk yazarı ve aydını fırsata çevirmesini bildi. Özgür olsun mahkum olsun çalıştılar çabaladılar, nefes ve damarlarında hissettikleri insanlık onurunun, kültürün kalbi olduğunun bilinciyle ürettiler, yarattılar... Ezilmediler, ezmediler... Bu 30 yıllık dönemden -hatta ona 22 yıl da diyebiliriz- çok büyük bir kültür potansiyeli ortaya çıkardılar. Çağdaş ve modern oldular, dünyayı anında anlamaya ve aktarmaya çalıştılar.
İşte kafekitap ve benzerleri bu dönemin taşıdığı anlamların sonucu ortaya çıktı. Kafekitap, son 10 yılda kültürümüzün başına geçirilmeye çalışılan sıradanlığın nimetlerini hiç mi hiç umursamıyor ve ondan asla yararlanmıyor.




Kafekitap hakkında
Destek

4 Kasım 2012 Pazar

Marquis de Sade - KARIMA MEKTUPLAR

Marquis de Sade - KARIMA MEKTUPLAR
1778-1779

Türkçesi: Gül Kutluğ







7–28 Eylül 1778

Canım, dün sana yazdığım mektuptan  sonra, daha detaylı bir tanesini daha yazmama izin verdiler; göreceğin gibi, ben de bu fırsattan uzun uzadıya yararlanacağım. Ama ne sen, ne bir başkası, bu mektubu okuduğunuzda benim için korkmayın; yaşadıklarımı ilk ve son defa ayrıntılarıyla yazacağım. Yaşananları anlatmanın veya bunlardan yakınmanın bana hiçbir faydası olmuyor; bu nedenle, sana mektuplarımı okuduğunda, bana da bu satırları yazdığım süreçte azap çektirmemeleri için, bundan böyle burada olanlardan hiç sana söz etmeyeceğim.
Burada gördüğüm muamele o kadar saçma, sağduyu ve hakkaniyet kurallarına öylesine ters, öylesine beni ve çocuklarımı yok etmeye çalışan bir düşmanın eliyle hazırlanmış ki. Düşman derken elbette anneni  kastetmiyorum: belki de hiçbir zaman onun bu kadar haklı olduğunu düşünmemiştim ve şu an bunun pişmanlığını yaşıyorum. Mektuplar, görüşler, ortaya çıkan entrikalar, konuşmalar, beş hafta süren hürriyetim; tüm bunlar, tek kelimeyle, gözümdeki esrar perdesini kaldırdı… Artık onu suçlamıyorum… Ama nasıl olur da, bu oyunu ortaya çıkartıp yapılanları engellemek için mümkün olan her yolu denemedi, onu anlamıyorum işte; kim bilir belki de bu davayı çocukların lehine, benim aleyhime halledecekmiş gibi görünenlerin oyununa gelmiştir. Kim bu safsatayla yetinip, yargılanmanın salt bir itibar meselesi olmadığını anlamaz? İtibarın yitirildiği yerde şerefin telafi edilebileceğine kim inanır? Artık iş öyle bir boyuta geldi ki, maruz kaldığım bunca aşağılanmadan sonra, yargılanmamış olmanın benim için çok daha iyi olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. Artık insanlar bu davadan bahsetmekten neredeyse vazgeçmişti, zamanla da unutulup gidecekti. Ama itiraf etmeliyim ki, tüm bunlar beni bu son yaşanan kepazelik kadar üzmedi... Ne keder, yüce Tanrım! Ne azap! Tüm ailemle kucaklaşmış, onların hayır dualarını almıştım; kurtulduğumu herkes duymuştu, davada cinayet unsuru olmadığı karara bağlanmış, kesin bir biçimde ceza almayacağım söylenmişti. Tüm bunlar olup bittikten sonra, evimden, çapulcu haydutlara bile gösterilmeyen öfke ve hırs dolu, kaba ve küstah bir muameleyle, elim kolum sımsıkı bağlı bir halde, masumiyetimin ve tutukluluğumun kalktığının herkese ilan edildiği meydanlar boyunca, tüm şehrin sokaklarında yerlerde sürüklenerek götürüldüm. Söyle bana sevgili dostum, bu insanlar, sırf itibarımı yok etmek için bana bu şekilde davranacaklarına, kolay yoldan bir emirle evimde beynimi dağıttırsalardı, bundan bin kere daha iyi olmaz mıydı?.. Ah! Bunu ne çok isterdim, hem böylesi ailemizin şerefi için de iyi olurdu! Ama ne diyebilirim? Böyle davranmış olmaları, benim için olduğu kadar aslında beni yargılayanlar için de küçük düşürücü: suçluysam beni mahkûm etmeleri gerekliydi; mahkûm etmeyip, suçlu olmadığımı düşündüklerine göre, sonrasında da beni cezalandırmamaları lazımdı. Adaletin önüne çıktığımda, sanki mutlu yuvamdan mı çıkıp oraya gitmiştim? Bana yasal olarak yöneltilen tek suçlama fuhuş yapmamdı, peki bunun bedelini, on altı ay boyunca yaşadığım zorlu esaret süresince ödediğim yetmemiş miydi?
Bana böyle davranarak, insan haklarının tümünü ihlal etmeye cüret eden bu kişiler, kendilerini nasıl temize çıkartacaklar? Beş yıl boyunca gıyabımda uydurdukları iftiraları tekrar kullanıp beni yeniden mi karalayacaklar? Bunu yaparken en azından adaletten uzaklaşmasalar bari; olayı iyice araştırıp beni dinlemeden ceza vermeseler ne iyi olur. Bu süre içinde edindiğim onca yeni düşmanı unutmamın imkânı yok. Bir daha belimi doğrultamayayım diye ne çok kişi elinden geleni ardına koymadı! Özellikle yine bu aynı on altı ay boyunca, ne tuzaklar kuruldu, ne sahte raporlar düzenlendi! Tüm bunlar bir kenara konulup, sorgulamam yeniden yapılsa, tanıklar dinlense, kısacası hukuka uygun davranılsa, yalan  iddiaların tümü ortaya çıkacak. Tek kelimeyle, yemin ve iddia ediyorum ki, tek suçum, serbest bırakılacağına asılması gereken bu alçağa  beş yıl boyunca haddinden fazla güvenmem oldu. Ama istendiği zaman, suçsuz olduğumu belgelerle ispatlayacağım, çünkü tüm bu olayları ancak ben açıklığa kavuşturabilirim. Alın yazım, boşboğazlığım, hak etmeyen insanlara karşı gösterdiğim aşırı zafiyet ve güven, coşkuyla yazılmış mektuplarım, düşünmeden yapılan sohbetler siz ne demek istediğimi anlarsınız; kabul etmeliyim ki tüm bunlar yanlış tanınmama sebep oldu. Düşmanlarım da bu durumu aleyhime kullanınca sonuç ortada; temelde herkes benim böyle biri olduğuma inanıyor ve bana ona göre davranıyor. Neyse bundan daha fazla bahsetmeyelim; insanlık hala ölmediyse, gerçek ortaya çıkar ve savunmamı yapmadan beni mahkûm etmezler: Tüm isteğim bu.
Şüphesiz hiçbir şey Gaufridy davasının bende uyandırdığı tiksinti kadar büyük olamaz. Size durumu yazı ile bildirmiştim ama siz ve anneniz bu kalleşin yaptıklarıyla ilgili körleştiğiniz için, bana cevap bile vermeye tenezzül etmediniz. Sadece kendisinin sahip olduğu bu bilgiyle el atından para almış olabilir, bunu anlıyorum, peki ama bunu suiistimal edip tüm şehre yayması mı lazımdı? Kendisine, “Çok ileri gidiyorsunuz, size güvenen birine daha saygılı davranmalısınız” denildiğinde “Hayır, hayır, ben ne yaptığımı biliyorum” diyerek mi cevap vermesi gerekirdi? Sonrasında “Ama beyefendi, hepimiz gördük bunu… olay falanca yerde, herkesin gözü önünde olmuştu…” denildiğinde ise, işleri kendi arzusuna göre idare etmek isteyen, gözü dönmüş bir alçak gibi, bana küfürlerle mi saldırması lazımdı? Aldığı bin sekiz yüz liralık rüşvete karşılık, yıllık kira gelirlerinden bana dört yüz lira kaybettirdiğini o zaman öğrendim. Bu adam bir alçak; bunu ispatlamak için elimdeki ilk delil, Nanon’un serbest bırakıldığı zaman La Coste’a gelip kaledekilerden birine anlattıkları; ihtiyaç durumunda bunlar ilgililere kelimesi kelimesine aktarılacak:
“- Efendim… Beyefendiyle görüşmek istiyorum! …
 - Ne sebeple?
 - Ona, kendini Bay Gaufridy’den koruması gerektiğini söylemem lazım: beni korkutmak için yapmadığı kalmadı. Bana, intikamını al, al ondan intikamını, diyordu; seni hapse attıran o: sen sadece olayların şöyle şöyle geçtiğini anlat, ona dünyayı zindan etmek için kalanını biz hallederiz…”
İşte bakın canavar ruhlu bu adam nasıl davranıyor ve kayınvalidemin güvenini nasıl kötüye kullanıyor. Bana karşı çevirdiği dolaplarla ilgili ikinci kanıtım ise, Tanrıya şükürler olsun ki, sakladığım imzalı bir belge; Marsilya’dan gelen bu belgede, bana karşı kurulan tuzaklarla ilgili tüm planlar bulunuyor. Üçüncü kanıtım ise kanlı-canlı. Bunu gerçekten yapabilirim: iki yıl zarfında benim yaşamımı görenler, lehimde tanıklık edecekler; hepsi hala aynı yerde oturuyor; beş haftalık hürriyetim süresince kendileriyle haberleştim, ihtiyaç halinde tanıklık yapacaklarını söylediler; en büyük yemini ediyorum ki, tüm gerçekleri ortaya çıkararak, bu davayı bitireceğim.
Başıma gelen talihsiz olaydan da biraz bahsetmek istiyorum ama önce size bir sitemde bulunmam lazım. Saldırılar Paris’ten geldi biliyorsunuz; oysa siz bana Paris’in sakin olduğunu, yalnızca Aix’in tehlikeli olduğunu bildirdiniz; ben de bu taraftan emin olduğum için, sayenizde güvenli bir yerdeydim. Niyetlendiğim İtalya yolculuğuna devam edip edemeyeceğimi sorduğumda, bana devam edebileceğimi söylediniz ve ihtiyacım olan evrakları yolladınız. Beni korumak adına her şeyi yaptınız: bu durumda güvenliğimi borçlu olduğum tek kişi de sizsiniz; gönderdiğiniz dört ve beş numaralı, yirmi beşinde elime geçen mektuplara göre, yalnızca yirmi beş ve yirmi altısı gecesi evde kaldım. Mektuplarınızdan vekâlet ettiğim toprakların(2)  satıldığını öğrenince şaşkına döndüm; bana hazırlanan korkunç saldırının arifesinde aldığım böylesi korkunç bir haberi anlamakta zorluk çekiyordum; yatağımda bir yandan kederleniyor, diğer yandan emniyette olduğumu düşünüyordum. Bu minik sitemle size yüklenmeye çalıştığımı zannetmeyin. Bu konuyla ilgili sizi asla suçlayamam; bunun yerine bin kere ölmeyi yeğlerim. Bu meselede annenizin parmağı olduğundan şüphelenmek de hiç aklıma gelmedi; sizden ısrarla bunu annenize bu şekilde söylemenizi rica ediyorum, en içten duygularla bu saldırının ikinizden de habersiz hazırlandığına inandığıma yemin ederim.
Bu uğursuz hadisenin detaylarına gelmeden evvel, size ikinci bir sitemim daha olacak. Benim ve sizin oradaki arkadaşlarımız arasından dürüst olanları iyi kullanamadınız; insanın başkasına ihtiyacı olduğunda doğru kişiyi seçmesi gerekir. Piskoposluk meclisi üyesi, sizden çok şikâyetçi; Paris’te yapmanızı istediği basit bir iş için ona tuhaf mektuplar yazmışsınız. Herkes iltifattan anlamaz; eğer iltifat edecekseniz, bunu arkadaşlara, hatta daha da ileri giderek samimi dostlara yapmak gerektiğini söylemeliyim. Bayan Rousset’ye  de aynı şekilde davranmışsınız; kendisi bize hala son derece sadık ve bu son olayda olduğu gibi, her fırsatta da benim için fedakârlıklara devam ediyor: bir araya geldiğimizde bunu konuşalım. Kendisine Hanımefendi diye hitap ederek, abuk sabuk mektuplar yazmışsınız; oysaki o size yazdığı mektuplarda, size karşı daima çok saygılı olmuştur. Bir gün, onu, sizin ona karşı davranışlarınıza içerlemiş, ağlarken buldum; üstelik kaleden hiç ayrılmamacasına, elinden gelen hiçbir yardımı esirgemeden, bana hizmetçim Gothon’un  olmadığı sırada, onu aratmayacak kadar iyi hizmet ettiği bir dönemde. La Coste’ta kaldığım süre boyunca beni bir an olsun yalnız bırakmadı ve bana gerçekten çok yardımcı oldu. Artık Bayan Rousset ve piskoposluk kurulu üyesini sevmiyor oluşunuz, Gaufridy’nin alçaklıklarını ortaya çıkarmamda bana yardımcı olmalarına bağlı olabilir mi? Bu işten ne gibi bir çıkarları olduğunu sanıyorsunuz? Birkaç mektubunuzda şüphelerinizden bahsetmiştiniz ama yanıldınız. Bana karşı besledikleri gerçek dostluk ve Gaufridy’nin davranışının sebep olduğu La Coste’taki rezalet, onların daha çok çabalamalarına neden oldu. İkisinin de bu işten hiçbir çıkarının olmadığı apaçık ortada, ikisi de ayrı ayrı bana biraz sabretmemi, bu canavarla hiçbir kavgaya girişmememi ve hepsinden önemlisi onun yerine kesinlikle başka birisini tutmamam gerektiğini, topraklarım zaten hali hazırda kiraya verilmiş olduğundan yardımcıya ihtiyacım olmadığını söylediler. Görüyorsunuz, ikisinin de kesinlikle bu taraklarda bezi yok ve ne kendileri ne de yakınları için hiçbir çıkarları yok. Ama belki bu noktada bana Gaufridy’nin Aix’te iyi iş çıkardığını söyleyebilirsiniz… Oyuna gelmeyin: birçok kişinin gözü üstündeyken yanlış işler yapması mümkün değildi; o beş kızla  birlikte kurduğu tuzakla elinden geleni ardına koymadığını ispatladı, daha kötüsünü yapmamasının tek sebebi ise elinden daha fazlasının gelmiyor oluşuydu. Kurulan tuzağı burada detaylarıyla anlatmaya kalksam çok uzun sürer. Kabaca olay şöyle: kızlardan en namuslu ve bize en yararlı olanına çok kötü muamele etti, buna karşılık, ifadesinde, trajik şeyler yaşadığını ve her şeyini kaybettiğini söyleyen yalancıyı ise hoş tutup, paraya boğdu; kızın bu ifadesi de görevlinin kafasını karıştırdı. Zaten eğer bu adam zannettiğim gibi benim gerçek dostum olsa ve açık yürekli davransa, ondan istenenlere boyun eğer miydi? Bunun yerine o tam tersini yaptı. Kaçma   planımın bir bölümünü Bay de La Tour’a  duyurdu, işlerimle ilgilenmeye razı olan Ripert’i  ise kararından vazgeçirdi (adı geçen Ripert herkesin önünde açıkça bu durumu doğruladı). Sonuç olarak, o ve arkadaşı Reinaud’nun  bütün çabası, kira gelirlerimden bana sadece on iki altın vermekten ibaretti; arkadaşı da en az onun kadar kötü ve senden çok rica ediyorum, artık ona daha fazla hiçbir şey verme. Üstelik bu namussuz dolandırıcılar, bana verecekleri parayı da, sana ait olan bir hesaptan almak istediler. Bana daha fazla para vermiş olsalardı, ki Bay de La Tour, Gaufridy’ye istediği kadar parayı yolladığı için bunu yapabilirdi, neyse bana daha fazla para vermiş olsalardı diyordum, Floransa’ya gidebilecektim. Niyetim buydu ve bunu yapabilmiş olsam bugün burada olmazdım. Evime gidebilsem zararımı telafi edebilirdim, bundan eminim; benim dışımda herkes bunu başardı. Kira sözleşmelerimin yenilenme zamanıydı: topraklarımı kiralayan çiftçileri teker teker ziyaret edip, kontratları üçte bir zararına bile yenileseydim, çok para kazanacaktım. Tekrar ediyorum, benim dışımda herkes bunu yaptı; her zaman iyi niyetimin kurbanı oldum, bunu yaparken amacım işleri bozmak değil, maddi durumumuzu düzlüğe çıkartmaktı. Bunu yapmaya hiç o zamanki kadar ihtiyaç olmamıştı, benim için en kritik zamanlardı… Ama işte nasıl ödüllendirildiğim ortada.
Sana anlatacağıma söz verdiğim ayrıntılara gelirsek… - 19 Ağustos’ta, akşamüzeri, papaz efendi ve Bayan Rousset ile bahçede sakin sakin dolaşıyorduk; küçük koruluktan gelen telaşlı ayak seslerini duyunca ürktüm. Birçok defa kim var orada diye seslendim ama cevap veren olmadı. Sesin geldiği tarafa yürüdüğümde, çakır keyif nöbetçi Sambuc’ü gördüm, endişe ve korku dolu bir havayla beni bir an önce başından savmak istediğinden olmalı, meyhanenin şüpheli adamlarla dolduğunu söyledi. Bayan Rousset, işin aslını öğrenmeye gitti; bir saat kadar sonra geri döndüğünde, bizimle yakınlık kurmakla görevli bu iki casusun söylediklerine kanıp, ipek satıcısı olduklarını söyleyen bu adamların gerçeği söyledikleri konusunda hayatı üzerine bahse gireceğini, kesinlikle korkacak bir durum olmadığını söyledi. Orada sen olsaydın, bu oyuna gelmezdin, çünkü içlerinden biri, senin yanındayken  beni tutuklamaya gelen gruptaki adamlardan biriydi. Senin yanımda olmanı istemekte haksız değildim. La Coste kalesinde seninleyken başıma kötü hiçbir şey gelmemişti. Anlatılanlar içimi rahatlatmamıştı, huzursuzdum, hemen aynı gece buradan ayrılıp, piskoposluk meclisi üyesinin yanına sığındım. Bayan Rousset benimle ilgilenmeye devam ediyordu, tüm gelişmelerden haberdar olmam için günde iki kere özel ulak gönderiyordu. Gelişmeler kötüye gittiğinden, Oppède’den ayrılıp bir mil kadar uzakta bulunan bir samanlığa sığındım. Düzelen hiçbir şey yoktu. Apt’ta kimin açıkça konuştuğunu biliyorsun; her şeye rağmen sanki benim dışımda, benden daha kuvvetli bir el beni kaderime doğru itiyordu; insanın kaderinden kaçamayacağı ne kadar da doğru. Yirmi üçü pazar günü öylesine güçlü bir huzursuzluğa düştüm ki, dayanılması zor bu durumda, özgürlüğümün sonunun geldiğini kimse fark etmedi. Piskoposluk kurulu üyesinin yanıma verdiği görevli, durumumdan korkup, koşarak kurul üyesine haber verdi. O da hemen yanıma geldi.
“ – Ama neyiniz var?
- Hiçbir şeyim yok ama buradan gitmek istiyorum.
- Burada rahat değil misiniz?
- Rahatım ama gitmek istiyorum.
- Peki, nereye gitmek istiyorsunuz?
- Evime.
- Siz delirmişsiniz, sizinle birlikte gelmem imkânsız.
- Buna mecbur değilsiniz, yalnız başıma gidebilirim.
- Çok rica ediyorum, iyi düşünün.
- İyice düşündüm, eve gitmek istiyorum.
- İçinde bulunduğunuz tehlikeyi görmezden mi geliyorsunuz? Sizin için yazılanları biliyorsunuz! …
- Tamam, tamam, tüm bunlar hikâye: hiçbir tehlike yok, hadi yola çıkalım.
- Ama hiç olmazsa dört gün bekleyelim (Ne yazık, küçük şeytan kaç gün sabretmem gerektiğini tam olarak söylemişti!).
- Size kalmak istemediğimi söyledim, gitmek istiyorum.”
Sonunda bana eşlik etmeye karar verdi. Eve vardık. Biraz dinlenebileyim diye, ihtiyatsız davrandığımı açıkça yüzüme vurmadı. Ertesi gün, sığınağıma dönmem konusunda baskı yaptı. Ama ben kalmakta ısrar ettim. Yirmi beşinde yazdığınız mektup elime geçmişti. Güvendeydim, yirmi altısında sabah saat dörtte, Gothon, çıplak ve telaşlı bir halde odama daldı (yazlık odadaydım), “Kaçın! ...” diye bağırıyordu. Yataktan nasıl fırladığımı bilmiyorum! Üstümde sadece iç çamaşırlarımla, gidebildiğim yere kadar kaçtım. Buradaki odanın hazırlanması için daha önce emir vermiştim ama bir hazırlık görmeyince, Marchais’nin odasına girdim (o zamandan beri Brun’ün odası deniyor). Kapıyı içeriden kilitledim; bir dakika geçmemişti ki merdivenlerde sesler duydum; bir an bunların beni boğazlamaya gelen hırsızlar olduğunu düşündüm. “Öldürelim! Yakalım! Soyalım!” diye bağırıyorlardı, bir dakika içinde kapı kırıldı ve aynı anda on tane adam üstüme çullandı; kimi göğsüme kılıcını, kimiyse suratıma silahını dayamıştı. O anda Bay Marais(1), bana karşı iğrenç küfürlerini yağdırmaya başladı; beni bağladılar; o andan itibaren Valence’a gidene kadar geçen süre zarfında, bu adamın ne küfürleri ne de bana karşı kötü muamelesi bitmek tükenmek bilmedi. Sana yine ayrıntılardan bahsetmeyeceğim. Sevdiğin adamı aşağıladılar, bense bunları sana anlatacağıma susmayı yeğliyorum. Cavaillon’da bütün şehir, Avignon’da ise hemen hemen üç yüz kişi bizi bekliyordu; orada bana en çok acı veren şey, Saint-Laurent’da başrahibe olan ve şu an ölüm döşeğinde bulunan zavallı teyzemle tamı tamına aynı durumda olmamdı. Kuzenime kurtuluşumla ilgili iltifatlar, tebriklerle dolu bir mektup yazdırıp bana yollamıştı. Ne zafer ama! Belki de bu mektup onun hayatına mal oldu… Senden ona ve Cavaillon’daki teyzeme, durumumu anlatan mektuplar yazmanı rica ediyorum; sen de bana onlar hakkında bilgi verirsin. – İşte canım, bana nasıl muamele edildiğini görüyorsun.
Annenin yazdıklarından hareketle, hapishaneye gideceğime inandığımda, en azından orada güvende olacağımı, rahatlayacağımı düşünmüştüm. Oysa burada önceden sahip olduğum imkânların dörtte birine bile sahip değilim. Hücremi değiştirdiler, beni öyle bir yere koydular ki orada boğulacak gibi oluyorum, hava almayan bir yer, kışın ısınmak için burada ateş yakmam imkânsız. Beni hiç rahat bırakmıyorlar, yapmak istediklerimi engelliyorlar; verdikleri berbat yemekler ve öğünlerin sürekli farklı saatlerde olması midemi ağrıtıyor. Tek kelimeyle, beni işe yaramayan biri gibi fırlatıp atmak istiyorlar. Artık toprağım da yok, zaten varlığımın onlar için ne önemi var ki! Bahtsız kaderimle ilgili onlar da böyle düşünüyor olmalı, artık bana düşen kederden ölmek. Eğer manastıra   nakil olmak istersem bunun mümkün olduğunu zaten bana daha önceden söylemiştin. Bunu tüm kalbimle yalvararak istiyorum; eğer sen de istersen, orada hiç olmazsa seni görebilirim, daha iyi beslenirim, ihtiyacım olan birkaç parça eşyayı alırım. Eğer para işe yararsa, benim için buraya ödenen paradan bir kuruş daha fazla istemiyorum, bu parayla sarayda olacağıma istediğim bir hapishanede olsam eminim şu anki durumumdan kat kat daha iyi olur. Senden bu konuda annenden yardım istemeni rica ediyorum. Eğer bunu isterse, eminim yaptırabilir. Ayrıca ben de Bay Le Noir’a  rica edeceğim; bunları bir anlık öfkeyle söylemediğimi ispat etmek için de, yazmama izin verilecek her mektupta tekrar tekrar dile getireceğim.
La Coste kalesindeyken bana gönderdiğin bir mektupta, kaçmakla ne kadar iyi ettiğimi, eğer hapse geri dönersem en az bir yıl yatacağımı, sürgüne gideceğimi, hatta bunun üç yıla kadar uzayabileceğini yazmıştın. Mademki ne kadar kalacağım belli, söylediklerinden hangisi? Mademki bu mesele, hakkımda açılan önceki davanın devamı, bunu bana söylemeleri lazım. Israrla bunun bana bildirilmesini istiyorum. Buna karşı çıkacak hiçbir mantık olamaz. Bu korkunç belirsizlik beni öylesine bir kedere sevk ediyor ki hiçbir düşünce beni bu durumdan çıkartamaz. Beni bu durumdan kurtarmanız için sana ve annene yalvarıyorum; sizden istediğim tek teselli şu: bana bu iyiliği bağışlayacak mısınız?
Canım, topraklarımı kaybetmenin bende yarattığı elemi umarım tahmin etmişsindir. Yapmadığım şeylerle suçlandığım korkunç planların sonucunda işte hapisteyim! Toprakların hepsi gerçekten satıldı mı yoksa teminat  olarak mı verildiler? Hiç olmazsa bu konuda bilgi ver. İtiraf etmeliyim ki, ilk bu toprakların Bay d’Evry’ye verileceğini duyduğumda, bu işte annenin parmağı olabileceğinden şüphelendim. Zamanında kralın benim aileme emanet ettiği toprakları şimdi kendi sülalesine devretmek istemesi adil değil. Toprakların benim ailemden birine verildiğini duyduğumdan beri, çocuklarım lehine bazı düzenlemeler yapıldığını hissettim. Ama bu durum, bu sefil herife karşı duyduğum nefreti hafifletmiyor. Son yazdığın mektuplardan birinde, bu evin satışıyla ilgili duyduğun sevinci belirtmiştin ama izninle bu adamın tüm bu olayların müsebbibi olan kalpsiz ve duygusuz biri olduğuna inandığımı söylememe izin ver; kendisiyle ilgili duyduğum nefreti ona da yazılı olarak ilettim. Tıpkı akbabalar gibi, zor durumda olan kuzeninin mallarını yağmalamaya cüret ediyor; yaşadığım sürece, o ve yakınları için hep tiksinti duyacağım.
Üstelik mektuplarındaki üstü kapalı kimi cümleler ve annenin ne niyetle gönderdiğini anlamadığım mektubu, - çünkü konu siz olunca hep tahminlerde bulunmak lazım: açık yüreklilik ve net olmak sizin bilmediğiniz erdemler-, beni, annenin benim mallarımla ilgili bir oyun hazırlığında olduğuna inandırdı. Annen, vekâlet ettiğim toprakları benim onayım olmadan satabildiği gibi, topraklarımı da istediği gibi satabileceğini ve her şeyi kendininmiş gibi yönetebileceğini zannetti herhalde. Onun yanlış yapmayacağına inanıyorum, hatta yapacağı her değişiklikte kazananın yine ben olacağımdan da adım gibi eminim: ama yine de şunu iyice aklına soksun ki ben ne La Coste ne Saumane ne de Mazan’ı  kaybetmek istemiyorum. Kesinlikle buna karşı çıkıyorum ve daima karşı çıkacağım; eğer bu topraklar birine satılırsa, özgürlüğüme tekrar kavuşur kavuşmaz yapacağım ilk şey, topraklarımı geri almak için, o kişilere karşı dava açmak olacaktır. Bu üç şeyle oyun oynamamasını rica ediyorum, ne bahane uydurursa uydursun, bu toprakları kesinlikle elden çıkartmak istemiyorum. İstiyorsa Arle’ı satsın; vergiler ve bu satışın geliriyle ne isterse yapsın. Ama kalanını ellemesin. Yaparsa, buna daima karşı çıkacağımı bilsin. Sana bundan sonra göndereceğim ilk mektupta, bunları satmak yerine, mevcut durumda kira sözleşmelerinin yenilenmesiyle ilgili neler yapılabileceğini yazacağım.